tarafından dağıtılmaktadır Adcash
elektronik sigara | mobil film
SEÇİLENLER

Anasayfa > KÜLTÜR > Genel > Meryem Ana Gizemi

Meryem Ana Gizemi
Son Güncellenme : 09 Oca 2010    335 izlenme
Sosyal paylaşım sitende paylaş!

Tartışılır ama ortada bir başka ilginç olay var; İzmir´in Selçuk İlçesi´nin hemen yanıbaşında olan Bülbül Dağı´ndaki Meryem Ana Evi, nasıl bulundu biliyormusunuz? Tam bir Ruhçuluk olayı ile, 3500 km ötede yaşayan kötürüm rahibe Anne Caterina Emmerich tarafından. Olabilir diyeceksiniz ama dikkat edin, kötürüm dedim, Emmerich genç kızken geçirdiği felç sonucunda kötürüm kalmıştı, ölünceye kadar da ayağa hiç kalkamadı…

Anne Caterina Emmerich, mistik medyum olarak Parapsikoloji literatürüne de geçmiştir, kötürüm rahibe, bir tür transa geçiyor ve Hz.İsa veya Meryem Ana ile ilgili vizyonlar görüyordu, yarı uyku haldeyken gördüğü bu vizyonları anlatırken, dönemin şairlerinden Clemans Brentano Emmerich´in anlattıklarını yazdı İşte o yazılanlar veya sonraki Brentano´nun “Anne Caterina Emmerich´in Vizyonları” adlı kitabı şu andaki evin bulunmasını ortalama 200 yıl sonra sağladı. Bu kitapdan yola çıkan İzmirli bir grup dindar, Meryem Ana´nın evi olarak anlatılan evi, tam olarak Anne Caterina Emmerich´in anlattığı yerde buldular…

Meryem Ana´nın Efes´e gelip, son yıllarını yaşadığını ve de öldüğünü bir şekilde kanıtlayan bir çok belge var ama bütün bunlar uzun bir konu, teolojik ve antik metinler üzerinde tartışmalar getirebilir, kaldı ki bu tür metinlerin birbirleriyle olan çelişkileri de ayrı bir dert. Beni daha çok ilgilendiren bir diğer önemli bir gizem daha var; Hz.İsa´nın annesi eğer Bülbül Dağı´nda öldüyse ve eğer bu bir an bunun bir gerçek olduğunu düşünürsek, demek ki Meryem Ana burada bir yere gömülmüştür. Ev, Emmerich´in vizyonları sonucunda bulunduysa, mezar da bulunabilir? Böyle bir mantık sürdürürsek haksız sayılmayız, tekrar belirtiyorum tabii eğer bütün bunlar gerçekse. Böyle bir kesin cevap yok, belki de olmamalı diyorum bazen çünkü büyük dinsel kişiliklerin peygamberimiz Hz.Muhammed´in dışında hiçbirisinin mezarı belli değil veya Meryem Ana´nın şahsında, Müslüman Anadolu toprağı üzerinde evrensel barış tohumlarının atılması fikri belki de yanlış ya da zaman erken. Acaba, bunlar gerçek mi? Geleneksel inançların peşinden mi gidiyoruz yoksa işin içinde bilinmeyen birşeyler var mı? İkisi de mümkün, çünkü gerek Bülbül Dağı, gerekse de altta sözünü edeceğim Şirince Köyü bilinmeyen sırları saklıyorlar sanki. Zaten, bu kadar mistik duygunun çağlar boyunca biriktiği bir yerde, az birşey insan olsanız bütün bunları hissetmeniz olası değilmidir? Şöyle bir bakıp geçildiğinde veya gidildiğinde, Meryem Ana evi gezildiğinde mistik bir doyumla huzur bularak oradan ayrılırsınız. Ama aslında, olayın psikolojisi farklıdır, çünkü gerek söz konusu yöre, gerekse de Meryem Ana olayı, günümüzde dünyayı yönlendiren iki dev dinin İnsanlığı tek bir noktada buluşturduğu tek yer olduğu gibi, gezegensel barışın da elle tutulur biçimde yaşatılabileceği ender yerlerden biridir. Buraya kadar olan kısma bir mola verip, yine aynı bölgede olan konuyla içiçe bir başka yere geçelim.

Yine oralar gider veya yolunuz Güney Ege´ye doğruysa, o zaman Selçuk´dan geçmek zorundasınız. Selçuk´ da durun ve bu yazıyı anımsayarak önce şimdiki adıyla Şirince olan köyü ve sonra da yine şimdiki adıyla Bülbül Dağı´nı ziyaret etmeden geçmeyin. Şirince pek değil ama büyük bir ihtimalle Bülbül Dağı belki de çoğunuzun bildiği yerlerdir olsun, Selçuk ve Kuşadası yöresini ancak iyi bilenler Şirince´yi görmüş ve duymuşlardır. Şirince ya da eski adıyla Kirkince, Osmanlının Türk-Rum Egesi´nin yaşayan tek örneğidir, artık Rumlar orada olmasa da, anı hala sürer ve yine Şirince Meryem Ana ve Efes inancının öteki ucudur ama daha karanlık bir uç. Kaynaklar, Şirince´de Kurtuluş Savaşı öncesine kadar yaşayan Rumların her yılın 15 Ağustos´unda köyden kalkıp Bülbül Dağı´ra kadar süren bir kutsal yürüyüş ve kutlama yaptıklarını belirtiyorlar, bu gelenek Meryem Ana için yüzyıllardır yapılırmış. Bu bir kanıt mı? Bir inanç dün ortaya çıkmaz, şu anki haline gelmesi için yüzlerce yıllık bir alt yapısı olmalıdır ve zaten gerek Şirince, gerekse de Aziz Yuhanna´nın kiliseninin bulunduğu Selçuk, Hıristiyanlığın çok çok eskilerdeki doğum yerlerinden değiller mi? Meryem Ana geleneğinin Şirinceli Rumlara bu şekilde geçmesi olası değil mi?

Eski adıyla Panaya Kapulu ´ya yani Bülbül Dağı´na gittikçe artan keyifli virajlarla tırmanıp, Meryem Ana Evi´ne geldiğinizde, hele dönem turizm sezonu ise, bir tarafta haç çıkararak, rahiplerle beraber dua eden Hıristiyanları, bir tarafta ise Kuranı Kerim´in Meryem Suresi´ni, Fatiha ile beraber okuyan Müslümanları görürsünüz. Hz.İsa ve Hz.Muhammed bu küçücük taş yapıda kendinden sonrakilerin beceremedikleri bir şekilde ve aslında olması gerektiği gibi burada kucaklaşırlar, ortak noktaları ise kutsal bir kadındır; Meryem Ana yani bir ayrı dinin İslamiyet´in de kutsal kabul ettiği kadın..

Kimdir bu Meryem Ana? Bütün zamanların en tanınmış kadının o olduğu tartışılamaz, yanısıra bir peygamber annesi olmasının dışında, metafizik boyutları olan gerçekten yaşamış bir insanmıdır? Müthiş bir popülaritenin zirvesinde yaşayan bu kadın öylesine etkindir ki, zaman zaman oğlunun dinsel kişiliğinin dahi üzerine çıkmış ve hiçbir din ya da inançta raslanmayan bir kutsanma ile adına özel kiliseler, manastırlar kurulmuştur. Ne Hz.Muhammed´in, ne Hz.Musa´nın ne de Buda´nın dinlerinde böyle bir kutsal kadın tiplemesi yoktur.

İşte salt bu noktada Meryem Ana veya Bakire Meryem, 1991´in Aralık ayında Time dergisinde kapak olarak, tarihin ilk feministi ilan edildi, ona aftedilen kimlikler hep şaşırtıcıydı; “Evrenin Kraliçesi, Tanrı´nın Cariyesi, İki Alemin Tanrısalı, Bilginin Anası” gibi.. Ve tabii Madonna kimliği; (Aman dikkat, bu Madonna tanımı, şimdiki çılgın medya çıplağı Madonna değil, önemle duyurulur zira Madonna sözcük anlamında bakireliği ve arınmışlığı ifade etmekte,bizim sarışın pop kızımız ise tam aksini simgeliyor.) Yaklaşık bir düzine kaynak ve daha bir sürü araştırma Meryem Ana´nın Selçuk´a yani Antik Efes´e gelip yaşadığını ve orada yaşama veda ederek, gizli bir yere gömüldüğünü belirtiyorlar. Gizli mezarı şimdilik bir yana bırakacak olursak, Meryem Ana´nın Kudüs´den Efes´e getirildiği kesin gibi gözüküyor çünkü bu konuda ciddi kaynaklar ve kanıtlanmış tezler bulunuyor. 1896´da Papa 9.Pius´ un Bülbül Dağı´nı Hac Merkezi ilan ettiğinden bu yana, kurulan dernek ve vakıfların sayısı onları buluyor. Ve yine soruyoruz, bunlar gerçek olabilir mi diye?

Nasıl olmuş da Meryem Ana , 2000 yıl öncelerinde Kudüs´den yola çıkıp, buralara gelebilmiş? İncillerden biri olan Yuhanna İncili bize şu öyküyü anlatır, ama dikkat edin öteki üç İncil´de öykü böyle değildir. Hz.İsa çarmıha gerildikten sonra, son dakikalarını yaşarken ayağının dibinde havarilerinden John veya Yuhanna bulunur, Havari John Meryem Ana´yı ve Azize Mary Magdalena´yı son anda orada bulunsunlar diye getirmiştir. İşte tam o acı anda, Hz.İsa başını çevirir ve John´a annesini göstererek; “İşte senin annen..” ve sonra da annesine “işte senin oğlun..” der. Çizilen teolojik kişiliğe göre Havari John, efendisi İsa´ya saf ve katışıksız ve hatta militanca bağımlılığı olan biridir. O andan başlayarak John, İsa´nın emrini benimser, Meryem Ana´yı, Mary Magdalena´yı ve daha birkaç yakınını yanına alarak korumaya çalışır ama Kudüs, İsa´ya ilk inananlar ve yakınları için artık tehlikelidir. Gerek fanatik Yahudiler, gerekse de egemen Romalılar göz açtırmamakta ve yakaladıklarını öldürmektedirler.

Sonuçta John kutsal kadınları yanına alarak, Kıbrıs üzerinden Anadolu´ ya uzanan yola düşer, 2000 yıl öncelerinin dünyasında çok önemli bir liman kenti olan, ticaret merkezi Efes´e kadar gelirler. Neden mi Efes? Çünkü Efes o yıllarda tam bir megapolisdir ve herkese açıktır. Üstelik belli bir anlamda da orada düşünce özgürlüğü vardır, ayrıca da İsa ve yarattığı olaylar henüz oralarda etkin ve duyulmuş değildir. Kaynaklara göre Meryem Ana ve yakınları Efes´e gelerek, gözden uzak, güvenli ve huzurlu ve aynı zamanda da kente ve limana hakim olan Bülbül Dağı´na yerleşirler, John efendisinin annesine küçücük bir taştan ev inşa eder, işte bu ev bugün ziyaret edilen evin bulunduğu yerde yapılır, şu an ziyaret edilen ev, John´ un yaptığı ev değildir, aynı yere yaklaşık 300 yıl sonra yapılan kilise yapısıdır. Yani John´un Meryem Ana için yaptığı evin temellerinin üzerine yapılan yapıdır, araştırmalar bunları gösterir.

Acaba, Yuhanna´nın yazdığı İncil, kendine özel konum yaratmak için taraflımıdır? Böyle olmuş olabilir mi? Ayrıca, İncillerin asıllarını hiç görmediğimiz için kuşkulanabilirmiyiz? Bilimsel olarak evet, Yeni Çağ mantığı ile yine evet ama kutsal metinlere inanırsak, kural gereği hayır, kısacası öykü budur ve Meryem Ana burada ömrünü bitirip ölmüş olmalıdır ama buna karşın tekrar Kudüs´e geri döndüğünü yazan dinsel iddialar ve karşıt görüşler de vardır. Neyse, biz yine eve geri dönelim..

Bu ev nasıl bulundu sonusuna dönerek öyküyü tamamlıyalım. Galiba işin en doğa ötesi yanı burada başlıyor. Çünkü evi ve evin yerini, oraya 3500 km uzaklarda yaşayan ve kötürüm olduğu için yaşamı boyunca evinden dışarıya hiç çıkamayan bir alman rahibesi, vizyonlar görerek buldu. Anne Caterina Emmerich, Almanya´da Westfalen´de Flamsk´ da 1774´de doğdu ve 1824´de Dülmen´de öldü. Genç kızlığında geçirdiği bir hastalık sonucunda kötürüm kaldı ve bir daha hiç ayağa kalkamadı, onun vizyon denen uyanıkken gördüğü hayallerle yerini gösterdiği ve buldurduğu ileri sürülen Meryem Ana Evi´nde yüzyıllar sonra sayısız yürüyemeyen hasta şifa bulacak ve iddialara göre belgelerle kanıtlanacaktı. Emmerich, yatağında vizyonlarını anlatırken, yanında bulunan Clemens Brentano adlı Alman ozanı, tüm söylediklerini yazdı ve bir kitap haline getirdi. Bu kitap bir zaman sonra basıldı ve Kilise literatüründe yerini aldı, artık yüzyıllar boyunca okunacaktı. Brentano´ nun kitabı sonraki yıllarda olay oldu ve 1891 yılında İzmir Koleji Müdürü Paulin, kitabı okuyunca şok geçirdi. Çünkü Emmerich´in vizyonlarında adı geçen Panaya Kapulu Dağı´nı biliyordu, o yıllarda adı Kirkince olan Şirince Köyü´nün Rum sakinleri dağa giderek dini törenler yaptıklarını da biliyordu, öyleyse Emmerich, vizyonlarında Meryem Ana´nın 15 Ağustos´da öldüğünü söylüyordu. Öyleyse doğru söylüyordu. Ama nasıl? Ömrü boyunca Almanya´nın küçük bir köyünden hiç ayrılmamış, kötürüm bir kadın, binlerce kilometre uzaktaki yöresel bir geleneğin yıldönümünü nasıl bilebilirdi?

İşte, Selçuk Bülbül Dağı´ındaki Meryem Ana Evi ile ilgili inancın ilk soru işareti buradadır, çünkü tüm inanç Emmerich´in söylediklerinin üzerinde gelişir. Acaba, kötürüm rahibenin söylediklerini kitap haline getiren Brentano´mu eklemeler yaptı? Peki, Brentano Bülbül Dağı´nı ve Şirince´yi nasıl bilirdi? Ya da kitap, salt Brentano´nun değil de, Vatikan´ın veya dinsel bir grubun Batı Anadolu üzerindeki Hıristiyan emperyalizmine yönelik planının bir parçası mı?

Hemen ikinci soru işaretine geçelim; İzmirli Paulin ve arkadaşları uzun aramalar sonunda tam kitapta anlatıldığı gibi önünde bir dere akan, ağaçlar arasında, tarif edilen kaya ve çalı kümeleri içinde bir evin temellerini bulurlar, ortalık ayağa kalkar, peşpeşe gruplar gelir ve Meryem Ana´nın burada yaşadığı inancı inanılmaz bir hızla yayılır. Daha sonra uzmanlar, bulunan yıkıntının Milat´dan yüzyıllar sonrasında yapılmış bir Bizans kalıntısı olduğunu söyleyeceklerdi ama bunun üzerinde pek durulmadı çünkü bulunan Bizans yapısı, daha eski bir temelin üzerine yapılmış, deniyordu. Gerçekten de, gerek Paulin, gerekse sonra araştırmacılar ortaya bir çok belge de koymaktadırlar, bazıları çok ciddi olan bu belgelere göre, Meryem Ana Efes´e gelmiş ve orada yaşamıştır. Ama resmi tarihte böyle bir referans yoktur, kaynaklar genel olarak teolojiktir, hemen hemen kesin olan şey Aziz Yuhanna´nın Efes´e geldiğidir, ya da adı Yuhanna olan ve Hıristiyanlığı vazeden birinin. Ve bu adamın yanında bazı kadınlar vardır, biri de Meryem´dir ama hangi Meryem? Yaklaşık 2000 yıl öncesinden söz ederken, ne yazık ki gazete arşivlerine bakamıyoruz, ancak söylentilerle yetinebiliriz ve uzak geçmişin söylentileri inançlarla bütünleşmiştir, artık onları birbirlerinden ayırmanız ve netleştirmeniz mümkün olamaz. Meryem kimliğine yine döneceğiz.

Paulin ve sonraki yandaşlarının çabaları sonucunda Meryem Ana Evi kısa zamanda bir turizm ve şifa merkezi haline geldi. Papa tarafından evin Meryem Ana´nın evi olduğu ve bu yüzden de Kutsal Hac Merkezi olduğu ilan edilinceye kadar olaylar böyle gelişti. Politik çevreler, geçen yıllar içersinde olaya iki zıt açıdan yaklaşıyorlardı, ilki yüzyıllardır süren Yunan menşeli Megaloidea´nın bir parçasıydı bu, nitekim 1985´lerde Meryem Ana Evi ile ilgili dokümanter bir film projesini TRT´ye sunduğumda yetkililerden “Türk topraklarını Hıristiyan dünyasına hedef göstermek mi istiyorsunuz..” cevabını bizzat almıştım.

Eski İyonya, şimdiki Batı Anadolu Kurtuluş Savaşı´ndan beri bu kavganın odak yeri değilmiydi? İkinci görüş ise, Meryem Ana Evi´nin turizm yönünden paha biçilmez bir yer olduğuydu, bu da bir gerçek çünkü her yıl büyük bir turist-hacı kitlesi Bülbül Dağı´na akmakta. İzmir´de bulunan ve genelde eski levantenlerin elinde bulunan Meryem Ana Derneği ve arka plandaki Amerikan menşeli Quatman Vakfı hem Ev´in, hem de Selçuk´da bulunan Aziz Yuhanna Kilisesi´nin bakım, onarım, personel gibi giderlerini karşılıyorlar, Dernek´de Selçuk Belediyesi payından ve diğer yasal çıktılardan sonra kalan belli bir payı almakta. Turizm gelirinin yanısıra, ciddi bir bağış gelirinin olduğu görülüyor. Aslında ortada hiç de azımsanamayacak gelirler vardır. Demek ki, turizm açısından Meryem Ana Evi gerçekten çok önemli bir yer ama öteki görüşe yönelir ve Türk-İslam topraklarında bir Hıristiyanlık merkezi olmaz, dersek doğru mu düşünürüz?

Hayır, artık Haçlılar çağında değiliz, kimse kimsenin toprağına dinsel nedenlerle saldırmıyor, hoş Bosna´daki gibi etnik ve dini bahanelerle veya Güneydoğu Anadolu´da olduğu gibi etnik mazeretlerle petrol ve suya yönelik ekonomik çıkarların örtbas edildiğini görmüyor değiliz ama bunları artık aklı başında olan hiçkimse yutmuyor, tabii oralardaki militarist duygularla kandırılmış insanların dışında. Hıristiyan dünyası, geçmişte yaptığı gibi yine “Allah´ın oğlunu ve anasını kurtaralım..” saçmalığını kolay kolay bir daha yapmayacaktır ama politika saçmalığının nelere malolacağı da hiç bilinemez.

Kısacası, Meryem Ana Evi, bir turizm merkezi olarak ve daha da ötede dinsel turizmin gücü düşünüldüğünde Hac Merkezi olarak çok önemlidir, hatta Türk Hükümetleri buraya çok daha fazla önem vermeli ve işin promosyonunu dışardakilere bırakmayarak ciddi biçimde üslenmelidirler. Arabistan´ın, Vatikan´ın, Hindistan ve Güney Fransa´ın din turizminden veya Hac turizminden neler kazandığını iyi biliyoruz. Neyse.. Birinci sorumuz ile lişkisi olan ikinci sorumuz, Paulin ve arkadaşlarının mı bu senaryoyu hazırladıkladır? Yukarda anlattıklarıma bağımlı olarak tabii..

Eğer, Clemans Brentano bunları yakıştırmadıysa, Paulin ve arkadaşları Brentano´nun kitabına göre oturup bunları yakıştırıp, planlamadıysalar veya Vatikan menşeli bir plan yoksa, o zaman ortada Emmerich adlı Parapsikolojik bir olay kalır. Kötürüm Rahibe, binlerce km. uzaktan, hiç görmediği bir yeri görmüş ve binlerce yıl önceki olaylara vizyonal olarak tanık olmuştur. Bu yaklaşım, bu kitabı göre imkansız sayılmaz çünkü benzeri ciddi vakalar vardır, tek handikapı çok eskilerde olmuş olması ve inanç sistemiyle çakışmasıdır. Dinsel medya çok aldatıcıdır, yüzyıllardır İtalya´da Turin´de bulunan ve Hz.İsa´nın Kefeni diye milyonlarca insana sunulan bez parçasının geçen yüzyıla ait olduğu uzmanlar tarafından ortaya çıkarılınca, insanlar şok geçirmişti. Ciddi iddiaların, inançlarla karıştırılmaması gerekir, Amerika´da bazı şarlatan din adamlarının cam bir şişedeki adi suyu, Meryem Ana´nın rahminin suyu diye yutturmaya kalkıştıkları bilenen olaylardan sadece biridir. Geçmişte olanlar bizler için karanlıktır, önceki bölümde üzerinde durduğum gibi Tarih sadece kuşkudur ve yanlıdır. Bir an için uygarlığın yokolduğunu ve geriye sadece Türkiye Gazetesi´nin veya Marx´ın “Kapital” inin kaldığını düşünün, bu iki taraflı ve ideolojik anlatım biçimi geleceğin insanlarına bizi nasıl gösterecektir?

Bin yıl sonra, gereken kaynaklar yokolursa, acaba Mihail Gorbaçov, Marx adlı peygamberin kutsal kitabını ve inancını yokeden inançsız ve kötü kral olarak mı tanımlanacaktır? Aynen Tevrat´daki hikayelerde olduğu gibi.. Ya da, Tansu Çiller ikibin yıl sonra Türkiye adlı bir yerde, erkeklerin hegemonyasını yıkıp, kabilesine iyi bakan amazon Kraliçe olarak mı anımsanacaktır? Veya Cem Boyner, Musa´ya karşı çıkan tüccar öyküsünde olduğu gibi, Kutsal Kraliçe´nin yasalarına çıkan bir hain olarak mı bilinecektir? Bizler, çok uzak geleceğe belki daha kalıcı şeyler bırakma şansına sahibiz, basılı kitaplarımız, filmlerimiz falan var ama bunların da ikibin sonrasına kalıp, kalmayacaklarını açıkçası henüz bilmiyoruz. Hepsi bozulup, yok olabilirler veya çok uzak geleceğin teknolojisi bunları anlamayabilir. O zaman ne olacak?

Geçmişle ilgili çok az şey biliyoruz, son iki yıldon bu yana birçok Batı ülkesinde Hz.İsa ve Meryem Ana ile ilgili ciddi araştırmalar başlatıldı, kaynaklar didik didik ediliyor. Hatta, bazı araştırmacılar o kadar ileri gittiler ki, İsa´nın yaşamadığını, Hıristiyanlıkla bir ilgisinin bulunmadığını ve Meryem Ana´nın bakirelik inancının boş olduğunu ileri sürdüler. O´nun bir simge hatta yaratılan kişiliğin ilk feminizm hareketi olduğu bile iddia edildi. Hz.İsa´nın tarihsel kişiliği gerçekten de belirsizdir, zaten tüm yaşayan dünya dinleri içinde İslam Peygamberi Hz.Muhammed´den başkasının yaşadığı bilimsel olarak kesinlikle kanıtlanamıyor. Hz.Musa tamamen belirsizdir, zaman zaman uzmanlarca Tek Tanrı inancını ilk kez ortaya atan Firavun Akneton´la karıştırılır, başta Velikovsky olmak üzere bazı bilinmeyenciler Nil´in ikiye ayrılması ve Musa´nın kıtlık, Nil´in renk değiştirmesi gibi dinsel mucizelerinin Mısır Tarihi´ndeki yerlerini araştırırlar ama kesin bir yere varılamaz.

Hz.İsa´da böyledir, günümüze ulaşmış, bilinen en iyi yazılı tarihlerden birisi Roma Tarihi´dir, öylesine ki 2000 yıl öncesinde Romalılar, Roma´dan Filistin´e kaç kilo tahılın, hangi gemi ve kaptanıyla, hangi tarihte yollandığını ve ne zaman ulaştığını dahi kaydetmişler. Ama bu kayıtlarda, yeni bir dinin kurulduğu ve gerçek Yahudi adıyla “İesus” yani İsa diye birinin peygamberlik iddiasında bulunduğuna raslanmaz. Zaten etnik ve teolojik olarak İsa kişiliği, ailesiyle beraber Yahudidir ve birçok kaynağa göre de o dönemler Roma Emperyalizmine karşı Yahudi direnişinin yoğun olduğu ve gizli örgütlerin kurulduğu çağdır. Bu örgütlerin en ünlüsü de Essenerler´dir, aynı zamanda da mistik bir gizem örgütü olan Essenerler, Roma´ya karşı bir tür terörizm uygulamalarının yanısıra, Mısır hatta İskenderiye kökenli Hermetik Filozofi öğretisine bağımlı, İonik ve Eluisyan ritüeller uygulayan katı bir tarikattır, İncil´deki Hz.İsa´nın çöl sınavında ve dağdaki ünlü konuşmasında bu izler açıkça görülür.

Barış ve sevgi sembolü olarak sunulan aslında Hz.İsa pek öyle değildir, yine İncillerde ünlü Süleyman Tapınağı´nın önünde kapitalist ve sömürücü düzeni simgeleyen sarraflara saldırır, sopayla tezgahlarını kırar ve altınlarını halka dağıtır, sonra da “..size ben kılıç getirdim..” der, zorluk, sıkıntı, mücadele ve eylem önermektedir, hiç de öyle tokata karşı öteki yanağını uzatacak biri değildir. Açıkçası, Mısır döneminden bire yaşanan emperyalizme karşı sosyalist bir hareket vardır ortada, zaten Hz.Musa öyküsünde de ezilen Yahudi toplumunun, ezen soylu Mısır kast sistemine ve simgesi olan firavuna baş kaldırması anlatılır. Aynı kavramı yüzyıllar sonra iki dini de kabul edip, İslamiyet çizgisinde sosyal ve hukuksal eşitliği vazeden Hz.Muhammed sürdürecek ve daha etkin olacaktır. Sonuçta, her üç peygamber de ezilmişliğin, sömürünün, sosyal ve hukuksal adaletsizliğin savunucusudurlar, teolojik yöntemlerinin ve kişiliklerinin yanında üçü de düzene baş kaldırmış ve şiddete baş vurarak amaçlarına yönelmişlerdir. Tanrısal ilişkileri ve mucize olarak tanımlanan hareketleri apayrı bir konudur, bunu idrak etmemiz ve bilim terazisine koymamız bu gün için mümkün olamaz. Demek ki son söz olarak peygamberlerin kendi dönemlerinin Yeni Çağcıları olduklarını söyleyebiliriz.

Çok dikkat çekici bir yerdeyiz, çağdaş pozitif bilim sadece parapsikolojik değil, tüm bilinmeyenlerin ve de teolojinin de karanlık, müphem, mantığa uymayan yönlerini gözden geçiriyor, doğruyu bulmaya çalışıyor. Bunu yapaken, özgür inancın dokunulmazlığını da unutmamak gerek, öylesine hassas bir dengenin kurulması lazım ki, hem toplumun inancı korunacak, hem de şiddeti, bağnazlığı ve cehaleti teşvik eden unsurlar ayıklanacak, işte Yeni Çağ misyonunun temel işlevlerinden birisi bu.

Emmerich´in daha doğrusu Brentano´nun kitabı bu kadarla bitmiyor, asıl şok daha ilerki sayfalarda, zira özgün adıyla Dülmen Rahibesi, Kutsal Anne´nin ölümünü ve nereye, nasıl gömüldüğünü de anlatıyor. O sayfalara kadar anlatılan ve yazılanlar eğer doğruysa, bu da doğru olabilir, hem Brentano´da, hem de destekleyen diğer kaynaklarda, Meryem Ana´nın Efes´de 63 yaşında öldüğü ve Havari John yani Yuhanna tarafından gizli bir yere gömüldüğü iddia ediliyor. Daha sonra John´unda Efes´de ölerek ve şimdi Selçuk´un içinde bulunan ve üzerine kilise yapılan yere gömüldüğü iddiasında olduğu gibi, yani Kutsal Anne Meryem Ana nin yakınına..

Gerçek böyleyse, sonuç inanılmaz olabilir eğer birgün Meryem Ana´nın mezarı ortaya çıkarılırsa, iki büyük din, ortak olarak kutsal kabul ettikleri kadının huzurunda bütünleşebilirler ve acaba o gün dinsel ayrım ve düşmanlık yok olup her iki dinin de gerçekte aradığı ve vazettiği barış gerçekleşir mi? Meryem Ana´nın mezarının kulağımıza gelen söylentilere göre yeri biliniyormuş ve uygun zamanın gelmesi bekleniyormuş. İlginçtir, kitabmın başlarında sözünü ettiğim İzmirli Ruhçuların bir kısmı da bu işin içinde, şimdi yaşamayan eski Selçuk Belediye Başkanı Cahit Tanman ve birlikte olduğu bir grup İzmirli Ruhçu, Meryem Ana Mezarı konusunda yıllarca adeta bir misyon sürdürdüler. Meryem Ana´dan ruhsal tebliğler alındı, mezarın yeri öğrenildi ama açıklanması yasaklandı, hatta Başkan kazı yapmaya niyetlendiği gece vefat etti gibisinden birçok öykü kulaktan kulağa yayıldı. Ruhçular istedikleri zaman sıkı misyonlar oluştururlar ama gerçeğin nerede başlayıp, bittiği anlaşılamdığından çoğu zaman kendi oluşturdukları misyonun içinde de kaybolurlar. Burada da öyle oldu ve ciddi araştırma çabalarıyla, misyonik inançlar karışarak kemikleşmiş bir mit oluşturdular. Öylesine ki, bizzat ağızlarından dinlediğim kadarıyla, Gazeteci Mete Akyol ve İzmirli Araştırmacı yazar Yaşar Aksoy´da o dönemlerde Meryem Ana Mezarı konusunda önemli deneyler yaşadılar ve inandılar.

Ne mi bekleniyor? Kimbilir, belki Emmerich tarzı bir vizyon veya bir başka fizik ötesi bir olay ya da, başka bir bilinmezlik, belki de bir raslantı.. Zaten bilinmeyen, bilinenin içinde değil mi? Bütün bunlar yüzlerce kitabı dolduran bir konunun mini özeti ama çapı ne olursa olsun, olayın gizemi ve çarpıcılığı değişmiyor. Herşey bir yana, dedim ya yolunuz oralara düşerse önce bir Şirince´ye çıkın, uygarlık adlı beton ve çelik salatasının henüz tecavüz edemediği yemyeşil, sevecen bir köyü birkaç saat için bilinmeyen duygularla yaşayın.

Sonra Bülbül Dağı´na veya Panaya Kapulu´ya çıkın ve çıkarken o sarhoş edici virajların birinde bir mola verip, yükseklerden Efes´i ve mavi pırıltılı Arşipel´i seyredin, aynen ikibin yıl öncelerinde Aziz John ve arkadaşlarının yaptığı gibi.. Belki de gerçekten Meryem Ana ikibin yıl evvel Efes´i ve uygarlıklar denizi Ege´yi seyrederken çok uzaklarda kalan oğlunun anısına tam oradan gözyaşı dökmüştür. Kim bilebilir ki?

Bütün bunlar gerçek mi? Herşey bir kurgu dahi olsa hiç önemi yok, hatta, Meryem Ana´nın kimliğini ve gerçekliğini tartışsak dahi yine önemi yok, çünkü önemli olan hümanist boyut, önemli olan barış ve sevgi için her yolun denenmesi.

725429946022826503 1963335982437312604?l=gizemliolaylar.blogspot Meryem Ana Gizemi

Kaynak: http://gizemliolaylar.blogspot.com/2007/08/meryem-ana-gizemi.html

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Yorum Yap

tarafından dağıtılmaktadır Adcash
tarafından dağıtılmaktadır Adcash
Bilinmeyenler-Haber>>Bu portalda kanuna aykırı hiç bir paylaşım yapılmamaktadır.
0,788 saniyede 48 sorgu yapıldı.