uzay

Tartışılan Görüntülerden Bir tanesi
Armstrong, Ay'a Hiç Ayak Basmadı mı?

Amstrong, Apollo 11 ile 20 Temmuz 1969'da Ay'a gitti mi? Yoksa o fotoğraflar, Nevada Çölü'nde kurulan bir stüdyoda mı çekildi? Bu, yıllardır süregelen, komplo teorisyenlerini en sevdiği konudur. Kimilerine göre; "Amerika, 1969'daki teknolojiyle aya gitmiş olsaydı, günümüzde Ay, Amerika'nın bir üssü durumunda olurdu. Ama o tarihten beri hiç aya insanlı uçuş olmadı. 1969'lu yıllarda bilgisayarlar TIR'larla taşınıyorken mekiğe nasıl sığdırıldı?" diyor. Kimileri ise Ay'a gidildiğine inanıyor. [1]

Ay'a Basılan Ayağın İzi Ortada Yok

Aya seyahatin orijinal görüntülerini incelemek isteyen bilim adamına NASA: "Görüntüleri bulamıyoruz!" dedi. "Zaten hepsi tezgahtı" diyen komplo teorisyenleri atağa geçti.

«Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım...»

Neil Armstrong'un 37 yıl önce dünya tarihine geçen bu sözünün artık hiçbir kanıtı yok. O anın orijinal görüntülerinin, NASA'nın Maryland'deki üssünde kaybolduğu ortaya çıktı. Avustralyalı bir bilim adamı tarafından ortaya çıkarılan olay, "ABD Ay'a gitmedi. Görüntüler stüdyoda tezgahlandı" tezini savunan binlerce komplo teorisyenini de sevindirdi. Teorisyenler, NASA'nın sırrını örtbas etmek için kasetleri ortadan kaldırdığına inanıyorlar.[2]

Astronotlar, Bir Film Stüdyosuna İndi

Temsili Ay'a iniş görüntüleri, geniş bir alana kurulu San Benardino yakınlarındaki Norton Hava Üssünde gerçekleştirildi. [3]

Tarihi Önemi Çok Büyük

Ay'dan gelen görüntülerin tarihiyle ilgili bir araştırma yapan Avustralyalı bilim adamı John Sarkassian, NASA'ya başvurarak kasetleri izlemek istediğini söyledi. Ancak tüm aramalara rağmen kasetler bulunamadı. Hiç kimse kasetlerin yerini bilmiyordu. Bu olay bilim dünyasını ayağa kaldırdı. Bilim adamları şimdi büyük bir engelle karşı karşıya olduklarına inanıyorlar. Orijinal görüntüler, manyetik bantlara kaydedildiği için bozulma riskleri çok yüksek ve bir an önce bulunup dijital disklere kaydedilmeleri gerekiyor. Yoksa, gelecek nesiller, insanlık için büyük adımları sadece bozuk televizyon görüntülerinden izleyebilecek.

Detaylar, Görülemiyor

20 Temmuz 1969'da gerçekleşen seyahat, NASA'nın zamanın son teknolojisiyle üretilen kameraları tarafından canlı olarak yine NASA'nın Kaliforniya ve Avustralya'daki televizyon istasyonlarına gönderildi. O zamanlar bu görüntüleri işleyecek teknolojisi olmayan televizyon kanalları ise orijinal görüntülerin yansıtıldığı perdelerden çekim yaptılar. Bu nedenle detaylar, orijinallerindeki kadar net olarak görülemiyordu. Manyetik bantlı video kasetlere kaydedilen orijinal görüntüler ise 1970 yılında ABD Ulusal Arşivleri'ne kaldırıldı. Ancak görüntüler, 1984'de hiçbir neden belirtilmeden Maryland'deki Goddard Uzay Üssü'ne taşındı

Lander, Oraya Elle mi Kondu?

Dalgalanan ABD bayrağının arkasında duran lander (astronotları ay yüzeyine taşıyan cihaz) çok kuvvetli bir iniş mekanizmasına sahiptir. Fakat bu kuvvetli iniş mekanizması ay yüzeyinde hiçbir krater veya benzeri iz oluşturmamıştır. Oysa daha önceki fotoğrafta bir insanın ayak izi bile net bir iz oluşturmuştu. Nasıl oluyor da bu koskoca alet iniş ve kalkışta hiçbir çukur açmıyor? [3]

Stüdyoya mı Ayak Basıldı?

Komplo teorisyenlerine göre aya hiç gidilmedi, tüm görüntüler bir stüdyoda çekildi. ABD, SSCB ile bir uzay yarışına girişmiş, rakip uzaya insan göndererek öne geçmişti. NASA da buna karşılık, Ay'a gittik yalanını uydurdu. İşte komplo teorisyenlerinin iddiaları:

  1. 70 kilo olan Neil Armstrong, yüzeyde derin izler bırakırken, 1 tonluk uzay aracı neden hiçbir iz bırakmıyor?
  2. Astronot gölgede kalmasına rağmen nasıl bu kadar net ve parlak görülüyor?
  3. Güneş gibi çok uzak bir ışık kaynağından bu kadar güçlü bir ışık gelip de taşların bu şekilde gölge yapmasına neden olamaz. Ama stüdyodaki spotlar yapabilir.[2]
  4. Hesaplamalara göre Ay yüzeyindeki gündüz sıcaklığı 260 ile 280 Fahrenhayt arasında değişiklik gösteriyor. Bu derecedeki sıcaklıkta filmler erir ve insanlar muhtemelen rahatsız olur. Hatta muhtemelen ölür! Peki ama astronotlar, neden bu kadar rahat görünüyor?
  5. Ay'a aslında hiç ayak basılmadı.aya hİç gidilmedi.
  6. Ay'ın görünmeyen karanlık yüzündeki hava sıcaklığının eksi 41 dereceye kadar düştüğü biliniyor. Eksi 40 dereceden itibarense cisimlerin kırılganlık derecesinin arttığı biliniyor. Bu sıcaklıkta elektrikli cihazlar çalışmaz Araba akülerini çalıştırmak da zordur. Sıcaktan soğuğa geçerken yaşanan bu ani ısı değişikliği cisimlerde esnemelere ve kırılmalara sebep olur. Peki ekipmanlar ve astronotlar nasıl bu kadar rahat çalışabiliyor ?
  7. Niye 1/6'lık bir yerçekimi oranında astronotlar yürüme ile zıplama arasında gidip gelen hareketler yapıyorlar ? Televizyon çekimlerinin birinde astronotun zıplamak için dizlerini büktüğü ama sonuçta bir kaç adımdan öteye gidemediği gözleniyor. Astronotlar yerçekiminin 6 kat daha az olduğu bir ortamda niçin normal bir insanın yeryüzünde zıplayabileceği kadar bir mesafeye zıplayabiliyorlar ?
  8. Bunun yanı sıra çekilen görüntülerde astronotların sert bir şekilde dizlerinin üstüne düştükleri birkaç sahne görüyoruz. Peki böylelikle kendilerini büyük bir riske atmış olmuyorlar mıydı ? Ya basınca dayanıklı elbiseleri yırtılsaydı ?
  9. Bilindiği gibi yeryüzünden 250 ve 750 mil yükseklikteki mesafeler arasında kalan bölgeye Van Allen Kuşağı ismi veriliyor. Bu kuşak güneşten gelen radyoaktivite yüklü ışınların dünyaya gelmesini engelliyor. Astronotların Ay'a gidebilmesi için bu kuşak içinden geçmeleri gerekiyor. Bir insanın buradan geçebilmesi içinse 4 metre kalınlığında bir kurşun tabakasıyla kaplanmış olması gerekiyor! [4]
  10. Amerika 1969'daki teknolojiyle Ay'a gitmiş olsaydı; günümüzde Ay, Amerika'nın bir üssü durumunda olurdu. Ama o tarihten beri hiç Ay'a insanlı uçuş olmadı...
  11. Günümüzde Japonlar, ileri teknolojiye sahip olduğu halde neden Ay'a gidemiyor?
  12. Ay'a dikilen Amerikan bayrağı, dalgalanıyor. Havanın, doğal olarak da atmosferin olmadığı bir yerde bayrağın dalgalanması ne kadar mantıklı? Bu dalgalanma, orijinal Ay'a iniş görüntülerinde açık seçik görülebilmektedir.
  13. Ay üzerindeki ısı, Güneş ışını altında +102 dereceye kadar çıkar. Gölgede ise 157 dereceye kadar düşer. Düşünün, sıfırın altında -157 derece soğuk ve +102 derece sıcak. Astronotlar, bu ısılara nasıl dayanabiliyorlar?
  14. Ay'daki bu sıcaklıkta, Dünya'da kullanılanlardan farklı görünmeyen kameraların içindeki filmler, nasıl erimiyor; ya da bozulmuyor? Ayrıca Ay yüzeyinin gölgede kalan kısmında gündüz kısmına geçerken çok yüksek ısı değişimi olacağından genleşmeler olur, Yani cisimlerde esnemeler ve kırılmalar olur. Buna nasıl engel olunuyordu?
  15. Uzay mekiğinin modülü, Ay'a iniş yapıyor ve indiği yerde o sıcaklığa rağmen hiç yanık izi yok Oysa, sonradan gönderilen insansız araçlarda bu yanık izi var. NASA yetkilileri; "Toz nedeniyle yanık olmadı." diyorlar. Ama bu defa mekiğin Ay'a indiği geniş ayakçıklarda hiç toz yok.
  16. Ay'daki yerçekimi, Dünya'dakinin 1/6 'sı kadar. Peki görüntülerde zıpladığı görülen astronotlar, zıpladığında neden bir adımdan öteye gidemiyor?
  17. Ay'a gönderilen Apollo uzay aracı, saatte 6.000 kilometre hızla hareket eden meteorlar arasından parçalanmadan Ay'a nasıl gitti ve geri döndü?
  18. Aracı kullanmaktan çok âciz olan ekip, 6 defa Ay'a iniyor ve hiç sorun olmuyor. Mekiğin tasarımcısı; "Ay'a gidip, geri canlı gelme ihtimâli, neredeyse % 0.0017; yâni imkânsız gibi bir durum." diyor.
  19. Ay'daki tek ışık kaynağı Güneş'ken; astronot resimlerindeki gölgeler, ışık kaynağının çok farklı yönlerden geldiğini gösteriyor ve profesyonel Fotoğrafçılar, bunun ancak ışıklandırma ile mümkün olacağını söylüyorlar.
  20. Mekikten inen astronot, karanlık bölge tarafından iniyor; ama astronotun tüm kıyafetindeki en ince ayrıntı bile görünüyor.
  21. Kamerayla farklı günlerde farklı yerlerde çekim yaptığını söylerken 2,5 mil ilerliyorlar ve görüntü geliyor. Aynı film, üst üste bindirildiğinde görüntüde hiç bir fark yok.
  22. Kamerada bulunan + işareti, bazen görüntülerin arkasında kalıyor Bu da görüntünün üstüne resimlerin bindirildiğini gösteriyor.
  23. Gus Crissom adlı astronot, Apollon'un bilgilerini dışarı sızdırıyor ve herkes, öldürülmesini beklerken yakalanıyor ve bir müddet sonra yeniden mekik araştırmasına katılıyor ve bir denemede 3 astronot mekiğe biniyor. Mekiğin içi, birden alev alıyor ve kapılar açılamadığından 3 astronot, içerde yanarak ölüyor.
  24. Uzayda Dünya'nın 500 mil dışında Güneş'teki patlamalardan kaynaklanan çok kuvvetli bir Radyasyon Var. İşte Bu Radyasyon Nedeniyle Ruslar Asla Aya İnsan İndirmediğini Açıklarken Ve Bu Radyasyondan Kurtulmak için çok Kuvvetli Radyasyon Önleyiciler Kullanmışken Apollo'nun Kağıt Kadar İnce alüminyumla Bunu Engellemiş Olması İmkan Dahilinde Bile Değil.
  25. Boron Adlı Bir Astronot Apollon'un Tam Bir Fiyasko Olduğunu Söylüyor Ve 500 Sayfalık bir Rapor Hazırlıyor Meclise Ama Arabasına Tren Çarpıp Ölüyor Ailesi İle Birlikte Ölürken Raporu Asla Bulunamıyor.
  26. Ayrıca Aydan Kalkarken Mekiğin Fırlatılması Esnasında Bırakılan Lunar'dan İz Yok.
  27. Ay'a "insanlı" uçuş, 1969'daki teknolojiyle bile ne kadar imkansız. Hatta bugünümüzün teknolojisinde bile çok zor.[5]
  28. Fotoğraflardaki astronotların gölgeleri neden farklı boyutlarda ? Oysa Ay üzeride tek ışık kaynağı var.
  29. NASA'ya göre: "Ay yüzeyini bir tepsi gibi düşünürsek gölgelerden şüphelenmekte hakliyiz ancak ancak astronotların bir yamaçta olduğunu ve farklı seviyelerde olduğunu düşünürsek gölgelerin uzunluklarının ayni olmaması normal. Ayrıca burası bir stüdyo ise neden tek gölge var ?"
  30. Modülün altında niye iz yok ? Teknik özelliklerine bakılırsa Ay modülünün roketi yaklaşık 1.5 ton basınç çıkarıyordu. Ay yüzeyi taşlı ve tozlu ise modülün altında küçük bir krater oluşması gerekmez miydi ?
  31. Ay'da atmosfer yok, öyleyse neden tüm fotoğraflarda hiç yıldız görünmüyor ? Gökyüzü neden simsiyah ?
  32. Fotoğrafla ilgilenenler bilirler, fotoğrafta alan derinliği yani netliği odakladığınız bolum vardır. NASA yetkilileri, bu fotoğraflarda netliğin on plandaki nesnelere göre ayarlandığını yıldızların da bu yüzden görünmediğini savunuyor.
  33. "Man on the Moon" fotoğrafında ufuk çizgisine yaklaştıkça karanlığın arttığı görülüyor. Oysa atmosferi olmayan Ay'da ufuk çizgisinin daha keskin ve parlak olması gerekir.
  34. NASA'nın açıklamasına göre Ay'a Neil Armstrong ve Buzz Aldrin ayak bastı. Peki fotoğrafta görülen  3. kişi kim ? Ya da orası neresi ? [3]

Niçin Aldatıldık?

ÇÜNKÜ: ABD yönetimi, uzay çalışmaları için 30 milyar dolara yakın para harcadı. basarisiz olunsaydı halk vergilerinin hesabini soracaktı. Oysa Ay'a ayak basılınca bütçe onlarca katlandı.

ÇÜNKÜ: O günlerde ABD hükümetinin üzerine Vietnam savaşının kara bulutları çökmüştü. Gündemin değişmesi gerekiyordu. Astronotlar Ay'a gidince akıllar da Ay'a gitti. Ve savaş unutuldu. İnanmayanlar tarih kitaplarına baksın. Ve iki olayın ne kadar eşzamanlı olduğunu görsünler.

ÇÜNKÜ: SSCB uzay yarışında önde gidiyordu. One geçmek için tek yol Ay'a ayak basmaktı.[3]

Komplo teorisyenlerine göre insanoğlu hiçbir zaman Ay'a gitmedi ve bizler Amerikan hükümeti tarafından aldatıldık. Peki ama neden ? Doğrusu bunun için öne sürülen sebepler en az Ay'la ilgili olanlar kadar ilginç. Üç nokta üzerinde birleşiliyor : Para dikkat dağıtmak ve uzay yarışını kazanmak. Komplo teorisyenlerine göre; Amerikan hükümeti uzay çalışmaları için 30 milyar dolar harcamıştı. Olası bir başarısızlıkta vergi konusundaki hassas kamuoyu bunun hesabını sandıkta soracaktı. Giden paraları taçlandırmak için böylesi parlak bir senaryo geliştirildi ve uygulandı. Gururlanan halk artık parasının peşine düşmeyecekti.

Bir başka iddiaya göre senaryo kamuoyunun dikkatini dağıtmak için geliştirildi. "Wag The Dog" isimli filmi seyredenler hatırlar; ABD Başkanı'nın 12 yaşındaki bir kız çocuğu ile ilişkisi vardır ve seçimlerden bir hafta önce medya bunu öğrenir. Kamuoyunun dikkatini dağıtmak isteyen Başkan, Arnavutluk'a savaş ilan eder. İşte Ay uçuşları da aynı amaca hizmet ediyor. Buna göre Amerikan halkının kötü giden Vietnam Savaşı'na yönelik itirazlarını dindirmek isteyen hükümet, sahte Ay uçuşlarını gündeme soktu. Dikkatle bakıldığında Vietnam Savaşı'nın bitimiyle Ay uçuşlarının bitirilmesi aynı döneme rastlamaktadır!

Son mantıklı açıklama ise iddia edilen tezgahın Sovyetler Birliği ile o dönemde yapılan kıyasıya Uzay Yarışı'nın kazanılmasına yönelik olduğu. Sovyetler karşısında daha fazla rekabet edemeyeceğine kanaat getiren ve aynı zamanda daha fazla para harcamak da istemeyen Amerikan hükümeti bir taşla iki kuş vurdu. Hem yarışa son noktayı koydu hem de rakibi karşısında yıllar boyu sürecek olan psikolojik bir üstünlük ele geçirdi. Bu " Tamam biz bu işten çekiliyoruz " demekten daha kolaydı üstelik... [4]

Gündemin Değişmesi Gerekiyordu

Aya gidildiğine inanmayanlar için o tarih de çok önemlidir. Çünkü o günlerde ABD hükümetinin üzerine Vietnam savaşının kara bulutları çökmüştü. Gündemin değişmesi gerekiyordu. Savaş bir süreliğine unutulmalıydı. Bu arada o zamanlar Amerika'nın karşısındaki tek güç olan SSCB ise uzay çalışmalarında açık ara öndeydi. Amerika uzay çalışmalarına 30 milyar dolar harcamış ama elle tutulur bir başarı elde edememişti. Bu nedenle ne yapıp edip SSCB'nin ulaştığı başarıları geride bırakmalıydı. O yüzden Nevada'da bir stüdyo konuldu ve aya gidilmiş gibi yapıldı.

Aya gidildiğine inanmayanlar bu fotoğraflarla iddialarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Ne dersiniz aya gidildi mi gidilmedi mi?

Kaynaklar

[1] www.palhaber.com/haber/bilim-teknoloji/bilim-teknoloji-genel/amerika-aya-hiç-gitmedi-mi.html
[2] www.bilimselforum.com/index.php?topic=88.0
[3] www.gazeteler1.com/haber_detay.asp?id=108
[4] www.tatliaskim.com/gizemli-dosyalar/242474-ay-aslında-hic-ayak-basilmadi-aya-hic-gidilmedi-isde-resimli-kanitlar.html
[5] azbirazblog.blogspot.com/2009/01/amerikallar-aya-hi-gitmedi-mi.html

kaynak:http://www.gizliilimler.tr.gg/ABD--k1-Amerika-k2-%2C-Aya-Hi%E7-Gitmedi-Mi-f-.htm?PHPSESSID=..

 
“Uçan daire” tamlaması, ya da orijinal İngilizce söylenişiyle ‘flying saucer’ (uçan tabak) ilk kez bundan tam 60 yıl önce kullanıldı. Vesilesi ise Kenneth Arnold adlı satış elemanı ve pilot olan ABD’li şahsın gördüğünü iddia ettiği dokuz ‘uçan cisim’ idi. Bu tuhaf objeler Washington’daki Rainier Dağı’nın üstünde ‘V’ şeklinde uçuyordu Arnold’ın anlattığına göre. Takvimin 24 Haziran 1947 tarihini gösterdiği gün Arnold şu cümleyi kurdu: “Tuhaf cisimler düzensiz şekilde, havada sekerek ve kanatları yukarı aşağı eliptik hareketlerle titreşerek ilerliyordu – tıpkı suyun üzerinde kaydırılan ‘bir fincan tabağı’ gibi”. Dünyaya yayılan bir alt-kültür böylece doğmuş ve isimlendirilmiş oldu.

Sonraki 60 yıl içinde uçan daireler yüzlerce filmde, televizyon şovunda ve yayınlarda rol üstlendi, işlendi, yorumlandı; hatta yayıncılıkta başlı başına bir yan sanayi haline geldi. Tarlalarda rastlanan tuhaf daire izlerinin, bazı çiftliklerde tanık olunan toplu hayvan ölümlerinin, insanların iz bırakmadan ortadan kaybolmasının nedeni olarak sıkça adları zikredildi; kültlerin ve fantastik dinlerin doğmasına yol açtı. ‘Uçan daire’ görenlerin sayısı hızla arttıkça, eldeki gerçek ya da kurgusal verileri inceleyen devlet birimleri ya da çalışma grupları oluşturuldu; tabiatıyla bu kurumlara farklı roller biçen, suçlayan, onlar etrafında ‘devlet kökenli komplo teorileri’ kuran çevreler de çıkacaktı.

"Bazı UFO’ların zeki sistemlerle kontrol edilen dünyadışı uzay araçları olduğunu gösteren binlerce kanıt var” şeklinde konuşan tanınmış ufolojist Stanton Friedman, ortada kozmik bir Watergate skandalı yaşandığını, zira eldeki verilerin kesinliğine karşın ABD devletinden onyıllardır doğrulayıcı bir açıklama gelmediğini, pek çok ‘gerçek’ verinin örtbas edildiğini, binyılın en büyük fenomeninin de böylece gündem dışı tutulduğunu savunuyor. “Karşıt görüşler beni kaygılandırmıyor” diyor Friedman, “çünkü bilimsel verileri ön planda tutanların uçan dairelerin varlığı konusunda ikna olmaları zor olmuyor”.

UFO’lar ve uzaylı yaratıklar elbette ‘uçan daire’ tamlaması icat edildiğinden çok önce ortalarda dolanmaya başlamıştı. Yüzyıllardır insanların ‘karşısına çıkan’ UFO’lar, melekten ruhlara, hayalet gemilerden canavara, pek çok şeye benzetildi.

Bir alt-kültür doğuyor!
Ünlü sinemacı Orson Welles, 1938 yılında War of the Worlds (Dünyalar Savaşı) piyesinden okuduğu bir replikle kitlesel histeri yarattı. II. Dünya Savaşı sırasında müttefik kuvvetlerine bağlı uçakların pilotları sıkça ‘onları takip eden ışık topları’ndan bahsettiler. Resmi kayıtlara da geçen bu gizemli ışık topları ‘foo fighters’ takma adıyla anıldı ve Almanlar’ın gizli silahı olduklarına inanıldı. Savaştan kısa süre sonra hayalet roketler Avrupa’nın her yerinde görülmeye başlandı. 1946’da sadece İsveç’te en az bin ‘hayalet roket’ vakası rapor edilmişti.

Ancak ‘uçan daire’ler tarihte hiçbir dönemde, bugün olduğu kadar günlük hayatın bir parçası olmuştu. 2002’de yapılan Roper anketine göre her yedi Amerikalı’dan biri ya bir UFO ‘görmüştü’ ya da bir tanışları dünyadışı varlıklara rastlamış ve bunu onlara anlatmıştı. Daha yeni tarihli bir araştırmaya göre ise ABD nüfusunun yarısı, dünyadışı varlıklarla ilk ‘resmi’ karşılaşma için medya tarafından ‘halkın hazırlandığını’ düşünüyor. Her yıl dünyada binlerce kişi UFO gördüğünü iddia ediyor. Yetkili organlara ya da medyaya bildirilen vakaların hesabını tutmak zor; zira en inançlı ufolojistler bile bu UFO görme vakalarının çoğunda görülen şeyin ya bir uçağın yarattığı hale, ya kar fırtınası ya da orografik bulut olayları olduğunda hemfikir.

Yazar Jenny Randles, UFO’lar ve paranormal olaylar hakkında bugüne kadar 50’den fazla kitap yazdı. Ancak bugüne kadar dünyadışı varlıkların ziyareti ya da devlet tarafından örtbas edilme olaylarına ilişkin gerçek bir kanıt bulamadı. Öte yandan ABD Hava Kuvvetleri tarafından yürütülen ‘Mavi Defter Projesi’ (Project Blue Book), 1952 ile 1970 yılları arasında rapor edilmiş 15 bin UFO vakasını içeren 20 yıllık dev bir ‘uçan daire’ araştırması olarak güvenirli kaynaklar arasında yerini aldı.

1997’de Marshall Herff Applewhite’ın liderliğini yaptığı Heaven's Gate (Cennetin Kapısı) isimli tarikatın üyeleri topluca intihar etti. Çünkü tam o tarih ve saatte ölürlerse ruhlarının bir uçan daire tarafından götürüleceğine inanmışlardı. Daha uzun ömürlü olan UFO tarikatları arasında Aetherius Society ve International Raelian Movement (Uluslararası Raelyen Hareket) de vardı. Bunlardan ikincisi Rael takma adını kullanan eski motosiklet yarışçısı Fransız Claude Vorilhon tarafından 1974’te kuruldu. Rael’in ‘öğreti’sine göre “Eloha adlı bir uzaylı kendisiyle iletişime geçmiş ve ona insan ırkının aslında kendileri tarafından yapılan DNA araştırmalarının sonucunda ortaya çıktığını söylemişti. Eloha’nın Rael’e anlattıklarına göre “İncil ve diğer kutsal kitaplar aslında Tanrı ya da onun peygamberleriyle değil uzaylı canlılarla iletişimi konu ediniyordu”. İsa ve Muhammed peygamberlerle arasında bu anlamda ‘akrabalık ilişkisi’ olduğunu iddia eden Rael, binlerce insanı ikna etmeyi başardı. Tarikat şu sıralar Las Vegas’ta dev bir merkez kurma hazırlıkları yapıyor.

Efsanevi yazar Erich von Daniken’in söyledikleri de bir şekilde Rael ile paralellik gösteriyor. Daniken, yüzyıllar önce dünyayı ziyaret eden uzaylı astronotların o zamanki insanlar tarafından ‘tanrı’ yerine konduğunu ve bunlara efsanelerde, yerel sanatlarda ve dini metin ve ritüellerde yer verildiğini savunuyor.

Kenneth Arnold’un ‘uçan daire’ görmesinden birkaç gün sonra, Temmuz 1947’de, Roswell Daily Record adlı gazete Roswell Hava Kuvvetleri Birliği’nin ‘yere çakılmış bir uçan daire’ bulduğunu yazdı. Ordudan yapılan açıklamada ise bulunan enkazın bir hava balonuna ait olduğu belirtildi. Bu olay, görgü tanıklarının tekrar ortaya çıkıp enkazın balona değil bir uzay aracına ait olduğunu iddia etmeye başladığı 1970 yılına kadar unutuldu.

Roswell olayı, ABD Hükümeti’nin aslında uzaylıların varlığını tespit ettiği ve gizlice onlarla iletişim içinde olduğu inancının da ilk kez dile getirilmesine yol açtı. ABD Hava Kuvvetleri bu iddiaları hep reddetti ve “Roswell Raporu: New Mexico Çölü’nde Gerçek ve Kurgu”yu yayımlatarak inandırıcı olmaya çalıştı.

1948 ve 1949 yıllarında New Mexico semalarında tuhaf yeşil ateş toplarının patladığı görüldü. Çoğu kişi bunların Sovyetler Birliği tarafından gönderilen ve havada imha edilen güdümlü füzeler olduğunu düşündü. Ancak Hava Kuvvetleri tarafından düzenlenen bir konferansta bunların olağandışı meteorlar olduğu açıklandı.

50’li yıllar uzaylılara rastlayan hatta onların uzay araçlarına binen insanların çok sayıda bildirimine sahne oldu. Bu kişilerin en tanınmışı olan George Adamski, 20 Kasım 1952’de California Çölü’nde ‘Orthon’ adlı bir uzaylıyla tanıştığını iddia etmişti. Adamski’nin ‘dost uzaylılar’ dediği heyetin üyesi Orthon, ‘dünyadaki bilimsel gelişmenin tehlikeleri’nden bahsetmiş ve insanlığa ruhani mesajlar iletmişti! Bu be benzeri temalar, zamanın pek çok ‘uçan daire’ filminde de kullanıldı.

1957’de İngiltere’de basına konuşan Antonio Villas Boas, uzaylı bir kadın tarafından kaçırılarak tecavüz edildiğini iddia etti. Uzaylılarla seks, 50’lerden itibaren uzaylılarca kaçırılma hikayelerinin tekrar eden temalarından biriydi.

Uzaylılar 'gerçek' oluyor!
Amatör UFO grupları ve kulüpleri mantar gibi çoğalmaya başlamıştı. ABD’de çalışmaları ciddiye alınan iki örgüt öne çıkıyordu: Jim ve Coral Lorenzen tarafından 1952’de kurulan Aerial Phenomena Research Organization (APRO) ve UFO yazarı Donald E. Keyhoe liderliğinde 1956’da çalışmaya başlayan National Investigations Committee on Aerial Phenomena (NICAP).,İkisi de UFO olarak tanımlanan cisimlerin çoğunlukla dünyadışı uzay araçları olduğuna inanıyor.

Öte yandan ABD Hava Kuvvetleri’nin UFO’lara ilişkin kanıtlara sahip olduğunu ama bunları örtbas ettiğini düşünenler de artıyordu. Gariptir ki bu alanda çalışan pek çok CIA (Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı) elemanı aynı zamanda NICAP üyesiydi. Örneğin Tümamiral Roscoe H. Hillenkoetter, 1962’ye kadar örgütün yönetim kurulunda görev yaptı.

Uzaylılarca ‘temas edilen’ kişilerin anlattıkları, bilimsel UFO araştırmacıları tarafından çoğunlukla göz ardı edildi; ta ki Betty ve Barney Hill çiftinin ortaya çıkıp, 19 Eylül 1962 gecesi otomobilleriyle giderken bir UFO tarafından takip edildiklerini bildirene kadar. Eve döndüklerinde yolculuklarının büyük bölümünü hatırlamadıklarını fark etmişlerdi. Hipnoz altına alınan çift, kendilerinden geçmiş halde ‘kaçırıldıklarını ve üstlerinde detaylı tıbbi deneyler yapıldığını’ hatırladı ve anlattı. Çiftin hikayesi, John G. Fuller tarafından 1966’da ‘The Interrupted Journey’ (Bölünen Yolculuk) adıyla yayımlandığında tüm dünyada büyük ilgi uyandırdı.

Dr. Edward Uher Condon başkanlığında iki yıl sürdürülen Colorado Üniversitesi UFO Projesi’nin 1969’da yayımlanan sonuç raporunda, Hava Kuvvetleri tarafından toplanan UFO dosyalarının diğer tüm verilerle birlikte gözden geçirildiği ve UFO çalışmalarının bilimsel değer taşımadığı savunuldu. Hemen ertesinde Hava Kuvvetleri de Mavi Defter Projesi’ni sona erdirdiğini açıkladı. Ne var ki büyük küçük tüm UFO araştırmacıları ve örgütleri, Condon raporunun ‘bilimsellik kisvesi altında planlı bir örtbas olayı’ olduğunu düşündü ve hala düşünüyor. Proje danışmanlarından astronom J. Allen Hynek bile sonuçlardan hiç tatmin olmamıştı ve UFO çalışmalarını sürdürmek üzere 1974’te Center for UFO Studies araştırma kurumunu kurdu.

Condon ‘bulguları’na karşın UFO’lar kamuoyunun ilgisini çekmeyi sürdürdü, uzaylı gördüğünü iddia edenlerin sonu gelmedi. Bilakis, 70’lerde uzaylılarca kaçırıldığın rapor edenlerin sayısında keskin bir artış oldu.

En eğlenceli komplo teorileri
Steven Spielberg'in yazdığı ve yönettiği 1977 tarihli Close Encounters of the Third Kind (Üçüncü Türle Yakın İlişkiler) adlı film, bazı ufolojistler tarafından ‘devlet destekli proje’ olarak yorumlandı. Onlara göre film, ‘dost uzaylıların varlığına kamuoyunu alıştırmayı’ hedefleyen devlet projesinin bir uzantısıydı. Film insanlar üzerinde o kadar etkili oldu ki İngiliz Lordlar Kamarası bile 1979’da, üç saat süren bir oturumda uzaylılarca kaçırılma olaylarını tartıştı. İngiliz Hükümeti yine de UFO’ların uzaylı olmadığını ve ulusal tehdit oluşturmadığını resmen açıkladı.

80’li yıllar büyük bir bombayla başladı. Charles Berlitz ve William L. Moore tarafından yazılan Roswell Incident (Roswell Olayı) adlı kitapta Roswell’deki enkazın aslında çok daha büyük bir komplonun göstergesi olduğu iddia ediliyordu. Uçan dairelerin ve uzaylıların kendi kendini tamir ederek ya da düzelterek yeniden canlandığına ilişkin senaryolar o kitapla birlikte yayılmaya başladı.

Whitley Strieber'ın rapor ettiği kaçırılma olayında detaylar dikkat çekiyordu. Anal muayene dahil pek çok laboratuar deneyine maruz kaldığını söyleyen Strieber’in hikayesi, 1987’de yayımlanan ‘Komünyon: Gerçek Bir Hikaye’ adlı kitabın esin kaynağıydı. Kitabın yazarları Budd Hopkins, David Jacobs ve John E. Mack, milyonlarca insanın düzenli olarak uzaylılarca kaçırılıp bellekleri silinerek dünyaya geri getirildiğini savını destekledi.

Devletin gizli komploları, uzaylılarca kaçırılma ve Roswell olayı gibi veriler, ABD’de 1993-2002 yılları arasında yayımlanan ve Türkiye’de halen cnbc-e kanalında gösterilmekte olan televizyon dizisi ‘The X-Files’ın büyük bir başarı kazanmasına neden oldu. Independence Day (Roland Emmerich, 1996) ve Men in Black (Barry Sonnenfeld, 1997) gibi filmler de kaynağını bu olaylardan alıyordu. Üstelik senaryo çalışmalarında, bu konularla ilgili devlet organlarında zamanında görev almış eski memurların ‘danışmanlığı’na başvurulması da dikkat çekiciydi.

Ray Santilli’nin Alien Autopsy (Uzaylı Otopsisi) adlı filmi 1995’te gösterildi. Londralı Santilli, filmdeki ‘gerçek’ görüntüleri eski bir ABD’li kameramandan aldığını savundu. Görüntülerde Roswell enkazından çıkarıldığı öne sürülen bir uzaylı üzerinde gerçekleştirilen otopsi çalışmaları görülüyordu. Çoğu kimse filmi ‘palavra’ olarak nitelendirdi.

Alfred Webre'nin 2000 yılında yayımladığı Exopolitics: Towards a Decade of Contact (Egzopolitika: Temasla Geçen 10 Yıl) adlı kitabı egzopolitika kavramını popülerleştirdi ve yüzbinlerce taraftar topladı. Buna göre uzaylıların varlığı bilimsel olarak kanıtlanmak zorunda değildi, çünkü eldeki kanıtlar UFO’ların dünyadışı varlıklar tarafından kontrol edilen uzay araçları olduğunu yeterince ispat ediyordu. Bu kesimin hedefi, 1940’lardan beri dünyadışı varlıklara ilişkin yürütüldüğünü düşündükleri çok gizli araştırmaları kamuoyuna açmaları için ABD ve diğer devletlere baskı uygulamaktı.

2005’te ortaya çıkan ve 1970’lerde yazıldığı öne sürülen geniş bir belgede, Roswell enkazından altı uzaylı çıkarıldığı yazıyordu. Belgede anlatılanlara göre kazadan sadece EBE 1 adlı uzaylı kurtulmuştu, ve EBE 1 daha sonra kendi gezegeni olan Serpo’yu ziyaret etmek üzere özel eğitilmiş inanlardan oluşan bir ekip organize etmişti. Hikaye, bu 12 kişilik insan ekibinin 1965-1978 yılları arasında orada kaldığı, ikisinin oraya yerleşmeye karar verdiği, diğerlerinin ise ya dünyada ya da Serpo’da öldüğü iddialarına yer verdi. 2000’lerin çağdaş UFO fantazyasının temelleri, işte bu belgeyle atılmış oldu.

Yazar Jenny Randles’ın söyledikleriyle bitirelim: "UFO görme olaylarının çoğu klişe ifadelerle açıklanabilir. Ancak bugüne kadar UFO’lara uzaylı ziyaretçilerin ya da uzay araçlarının neden olduğuna ilişkin somut kanıtlar bulamadığımı söylemek zorundayız.
 

Mars’taki ‘gizemli yüz’ tepesi ilk kez NASA’nın 1976’da yörüngeye giren Viking 1 aracı tarafından farkedilmişti. NASA uzmanları bir tepede yer alan bu yüz şeklinin, Güneş’in beli bir açıyla yarattığı gölgeyle belirdiğini vurgulamıştı. Ancak, yüz şeklinin uzaylılar tarafından çizildiğine dair spekülasyonlar ortaya atılmış ve bu konu yıllarca popüler basında yer bulmuştu.


NASA’nın Mars Global Surveyor uzay aracı 1998 ve 2001’de yüz şeklinin fotoğraflamış, ancak bu fotoğraflarda Güneş uygun açıda olmadığı için yüz şekli belirmemişti.

Devamını oku...  
DNA ile İlgili Keşifler Paranormal Olayları Açıklıyor

Ezoterik ve spritüel öğretmenler asırlardır ‘’bizim bedenimizin lisan, kelimeler ve düşüncelerle programlanabileceğini’’ biliyorlardı.

İnsan DNA sı biyolojik bir internettir ve yapay olana kıyasla pek çok üstünlüğü vardır. Rusya da ki bilimsel araştırmalar doğrudan veya dolaylı olarak pek çok spritüel konuya açıklama getirmiştir. Bunların arasında gelecekle ilgili bilgiler vermek, sezgiler, ilham, yakından, uzaktan ve ani olarak yapılan şifacılık uygulamaları, kendi kendini tedavi, olumlu olma teknikleri, özellikle spritüel guruların etrafındaki olağanüstü ışıklar/aura, zihnin hava durumu üzerindeki etkileri ve benzeri konular vardır.

Buna ek olarak DNA yı kelimelerle etkileyip yeniden programlayabilecek yeni bir ilacın bulunduğuna dair deliller de vardır. Bu ilaç kullanıldığı zaman alışılmışın aksine değiştirilmesi gereken genleri kesip çıkartmaya gerek yoktur.
DNA’mızın ancak %10 u protein yapmakta kullanılır. Batıdaki araştırmacılar işte DNA’nın bu bölümüne konsantre olmuşlar ve incelemişlerdir. Geriye kalan %90’lık bölümü ise ‘’işe yaramaz’’ diye nitelendirmişlerdir.

Buna karşılık Rus araştırmacılar tabiatın aptal olmadığından emindiler ve bu yüzden lisan uzmanları ile genetik uzmanlarından DNA’nın ‘’işe yaramaz’’ olarak nitelendirilmiş %90 lık bölümünü keşfetmelerini istediler. Elde edilen sonuçlar ise devrim yaratacak nitelikte idi!

Uzmanların bulgularına göre DNA’nın görevi sadece bizim bedenimizi inşa etmek değildi aynı zamanda bilgilerin depolanmasını ve bilgi iletişimini de yapıyordu. Rus lisan uzmanlarının bulgularına göre özellikle ‘’işe yaramayan’’ %90 lık bölümdeki DNA’lar insanların konuştuğu bütün dillerle aynı kurallara sahipti. Uzmanlar, syntax kurallarını (kelimelerin kalıpları ve cümleleri oluşturmak için ne şekilde bir araya getirildiği), semantikleri (lisan formları üzerinde yapılan anlam çalışmaları) ve temel gramer kurallarını incelediler. Sonuçta bizim DNA’mızdaki alkalin maddesinin belirli bir grameri ve aynen diğer lisanlarda olduğu gibi belirli kuralları olduğunu tespit ettiler. Bu yüzden insanların konuştukları lisanlar tesadüfen ortaya çıkmamıştır; lisanlar bizim DNA’mızın bir yansımasıdır.

Buna ek olarak Rus biyofizikçi ve moleküler biyolog Pjotr Garjajev ve meslektaşları DNA’nın titreşimsel bir davranışı olduğunu da tespit ettiler. Bunun özeti şuydu ‘’Yaşayan kromozomlar aynen endojen (içsel) lazer radyasyonu kullanan holografik bir bilgisayar gibi çalışır.’’
Bu söylemi şu deneyle açıkladılar :- Bilim adamları, örneğin, ses gibi belirli frekans desenlerini (patterns) lazere benzer bir ışına modüle ettiler (modulate:kiplemek ) ettiler ve bu da DNA frekansını dolayısıyla da genetik bilginin kendisini etkiledi. DNA-alkaline çiftlerinin ve insanların konuştuğu lisanların daha önce açıklandığı gibi yapısı aynı olduğundan ayrıca bir kod çözümlemesi yapmaya da gerek yoktu. Bu işlemde insanların konuştuğu lisanının kelime ve cümleleri rahatlıkla kullanılabilir ve yapılan deneyde bunu ispatlamaktadır.

Şayet, uygun ses frekansları kullanılırsa canlı bir dokuda yaşayan DNA maddesi her zaman için lisanla etkilene lazer ışınlarına ve hatta radyo dalgalarına reaksiyon gösterecektir. Bu prensipte bilimsel olarak olumluluk, onay belirten sözlerin, hipnozun ve benzeri şeylerin insanlarda ve onların bedenlerinde neden çok güçlü etkileri olduğunu izah etmektedir. Bizim DNA’mızın lisana reaksiyon göstermesi çok doğal ve normaldir.

Batılı araştırmacılar DNA strandlerinden (iplik-zincir) teker teker genleri kesip çıkartırlar ve başka yerlere yerleştirirler, buna karşın Rus araştırmacılar ise hücre metabolizmasını değişken radyo ve frekans dalgaları ile etkileyen cihazları büyük bir zevkle geliştirmişler ve genetik bozuklukları bu şekilde tamir yoluna gitmişlerdir.



Öyle ki daha da ileri giderek belirli bir DNA dan bilgi desenlerini yakalayarak başka birine aktarmışlar ve bu şekilde hücreleri başka bir genome için yeniden programlamışlardır. Böylece kurbağa embriyonlarını başarıyla salamender (bir tür sürüngen) embriyonlarına dönüştürmüşler ve bunu da sadece DNA bilgi desenlerini aktarma yoluyla yapmışlardır. Bu yöntemle bilginin tümü herhangi bir yan etki veya uyumsuzluk olmadan nakledilebilmiştir. Hâlbuki, tek başına bir gen kesilip çıkartıldığında veyahut yeni bir yere nakledildiğinde yan etkiler ve uyumsuzluklar olabiliyordu. Bu inanılmaz ve dünyayı değiştirecek bir devrim gibidir. Genleri kesip çıkartmak yerine sadece titreşim, ses frekansları ve lisan kullanılarak sonuca varılmıştır.

Bu deney, dalga genetiğinin muazzam gücüne işaret eder. Dalga genetiğinin organizmaların oluşmasında alkaline sekanslarının (Adenin-timin-guanin-sitozin bazlarının oluşturduğu bilgi bankası) biyokimyasal işlemlerinden daha etkili olduğu kesindir.

Asırlardır ezoterik ve spiritüel öğreticiler bizim bedenimizin lisan, kelimeler ve düşüncelerle programlanabildiğini bilirler. Şimdi ise bu gerçek bilimsel olarak da ispat edilmiştir.

Ancak bunun gerçekleştirlebilmesi için doğru frekansın kullanılması gereklidir, işte bu nedenle herkes bu işi aynı güçte başaramayabilir. DNA ile ilgili şuurlu bir iletişim sağlayabilmek için kişinin önce kendi içsel prosesleri ve gelişimi üzerinde çalışması gereklidir.

Rus araştırmacılar bu faktörlere bağımlı olmayan, ancak SÜREKLİ işlevselliğini koruyacak bir metot üzerinde çalışmaktadırlar, burada en temel şart doğru frekansın kullanılmasıdır. Kişinin şuuru/farkındalığı ne kadar gelişmişse herhangi bir araca olan gereksinimi de o derecede azalır ve kişi kendi başına sonuç alabilir. Eninde sonunda bilim bu fikirlere gülmekten vazgeçecek ve sonuçları teyit ederek izah edecektir. Ama, her şey bununla bitmiyor!

Bunlara ilaveten Rus bilim adamları DNA’nın bir vakumda (boşlukta) rahatsız edici özellikler gösterdiğini ve manyetize solucan/kurt delikleri ürettiğini tespit etmişlerdir. Bu kurt delikleri yanmış yıldızların kara deliklerde bıraktıkları ve Einstein-Rosen köprüleri olarak anılan kurt deliklerinin mikroskobik benzerleridir.

Evrende bu delikler uzay ve zamanın dışında tümüyle farklı alanlar arasında bilgi akışını sağlayan tünellerdir. DNA bu bilgi parçacıklarını yakalar ve bizim şuurumuza nakleder. Bu tür hiper-iletişimin (telepati, channeling) en etkili yaşandığı zaman istirahat halidir.

Stres, kaygılar, korkular veya hiperaktif bir zekâ başarılı bir hiper iletişimi engeller veya gelen bilginin tamamen bozulmasına veya işe yaramaz bir şekle dönüşmesine sebep olur. Böceklerin yaşamının organize ve düzenli bir şekilde akışı bunun en güzel ispatıdır. Modern insan ise bunu daha sübtil (latif) seviyelerde ‘’altıncı his’’ olarak bilir. Bizlerde yeniden bu yeteneği kazanabiliriz.

Doğadaki örneklere baktığımızda kraliçe karınca kolonisinden ayrı kalınca gerideki işçi karıncalar mevcut plana göre hızla çalışırlar. Fakat, kraliçe ölürse koloni içindeki bütün çalışma durur. Karıncaların hiçbirisi ne yapacağını bilemez. Bu da açıkça gösteriyor ki kraliçe karınca uzakta bile olsa elemanlarına grup şuuru aracıyla çalışma planlarını aktarabilmektedir. Bu işlem kraliçe sağ olduğu sürece ne kadar uzakta olursa olsun devam eder.

İnsanlarda ise hiper-iletişim en çok kişi kendi veri tabanından farklı bir bilgiye rastlandığı zaman ortaya çıkar. Böyle bir hiper iletişim ilham veya sezgi veya trans halinde yaşanır. Örneğin, İtalyan kompozitör Giuseppe Tartini bir gece yatağının yanında şeytanın oturup violensel çaldığı bir rüya görür. (Besteci bu rüyayı 1765 yılında görmüştür. Kendi ifadesine göre bu müzik o zamana kadar duyduğu hiçbir şey benzemiyordu, son derece akıllı, akıcı ve heyecan verici idi) Aynı gecenin sabahında Tartini çalınan parçayı hafızasından aynen notaya dökmüş ve bu esere ‘’Şeytanın Heyecanı Sonatı’’ ismini vermiştir.

Yıllar boyunca 42 yaşında bir erkek hastabakıcı ise rüyasında bir çeşit bilgi CD-Rom’una takılı olduğunu ve kendisine hayal edebileceğiniz bütün konularla ilgi bilgi ulaştırıldığını görüp durdu. İşin ilginç tarafı sabah uyanınca rüyasında gelen bu bilgilerin tümünü de hatırlayabiliyordu. Rüyalarında öylesine bir bilgi seli vardı ki sanki bir gecede bütün bir ansiklopedi kendisine iletiliyordu. Ayrıca, gelen bilgilerin çoğu o zamana kadar kendi edinmiş olduğu kişisel bilgilerinden çok farklı idi. Öyle ki, hakkında hiçbir şey bilmediği teknik konuların detayları bile ona ulaşıyordu. İşte, bu örnekte görüldüğü gibi hiper iletişim olduğu zaman hem DNA da hem de insanda olağan üstü algılamalar olabilir.

Rus bilim adamları DNA örneklerini lazer ışını ile aydınlattıkları zaman ekranda belirli bir dalga formu oluştu. DNA örnekleri geri çekildiğinde ise dalga formu kaybolmadı ve olduğu gibi kaldı. Aynı olay daha pek çok kontrollü deney de görülmüştür. Geriye çekilen ve enerji alanı kendi başına kalmış DNA örneğinden aynı dalga formu gelmeye devam etmiştir.

Bu etkiye hayalet DNA etkisi denmektedir. Uzay ve zamanın dışından gelen enerji DNA’nın geri çekilmesine rağmen harekete geçirilmiş kurt deliklerinden akmaya devam etmektedir. Bu tip yan etkiler çoğunlukla insanlar arasındaki hiper-iletişimde görülür ve çoğu kez ilgili kişilerin etrafında izah edilemeyen bir elektro manyetik alan tespit edilir.

Böylesi durumlarda CD çalar ve benzeri elektronik cihazlar etkilenir ve saatlerce çalışmayabilirler. Bu elektromanyetik alan yavaşça yok olduğunda ise cihazlar tekrardan normal fonksiyonlarını yapmaya başlarlar. Pek çok şifacı ve medyum bu olaya yaptıkları işlerden dolayı tanık olmuşlardır. . Enerji ve atmosfer ne kadar iyi ise kayıt cihazları içinde durum o kadar rahatsız edicidir. Tam bu dakikada cihazların çalışması durur. Çoğu kez ertesi gün sabah her şey normale döner.

Belki de pek çok kişinin bu konuya inanması için bu yazılanları okumaları yeterli olacaktır. Bu kişiler daha fazla detaylı teknik bilgiye belki de anlayamayacakları için ihtiyaç duymayacaklardır. Bu da onların hiper iletişimde çok başarılı olduklarını gösterir. Alman yazarlar Grazyna Gosar ve Franz Bludorf ‘’Vernetzte Intelligenz’’ isimli kitaplarında bu bağlantıları çok açık ve net bir biçimde anlatmaktadırlar.

Yazarlar, ayrıca bazı kaynaklara dayanarak verdikleri bilgilerde ilk çağlarda insanların aynen hayvanlar gibi çok kuvvetli bir şekilde grup şuuruna bağlı olduklarını ve sürekli grup halinde, toplu olarak hareket ettiklerini belirtirler. Birimselliğimizi geliştirmek ve uygulayabilmek uğruna biz insanlar hiper iletişimi tümüyle unutmuş bulunuyoruz.

Ancak, şimdilerde artık birimsel şuur seviyemiz oldukça dengeli bir hale geldiği için bizler yeni bir grup şuurunu yaratabiliriz. Kısacası bütün bilgilere DNA’mız vasıtasıyla başkaları tarafından zorlanmadan veya uzaktan kumanda edilmeden ulaşabiliriz. Şimdi artık biliyoruz ki interneti kullanırken bizim DNA mız bu iletişim ağına bilgi yükleyebilir veya bu ağdan bilgi alabilir ve de bu ağı paylaşan diğer kişilerle temas kurabilir. Uzaktan şifa vermek, telepati veya birinin durumunu ‘’uzaktan hissetme’’ olaylar bu şekilde izah edilebilir. Örneğin, bazı hayvanlar sahipleri uzakta iken onların ne zaman eve dönmeyi planladıklarını hissedebilirler.

Bütün bunlar grup şuuru ve hiper iletişim kavramları ile açıklanabilir. Hiçbir dönemde kollektif şuur bireylerde belirli bir kişilik olmadan kullanılamaz, aksi halde bizler tekrar kolayca yönlendirilen ilkel sürü içgüdüsüne geri dönebiliriz. Yeni milenyumda hiper iletişimin anlamı kesinlikle çok farklıdır.

Araştırmacıların düşüncesine göre şimdi tamamen bireysellikle yoğrulmuş insanlar tekrardan grup şuurunu kazanırlarsa o zaman onlar sanki tanrısal bir yaratıcı güce sahip olacaklar ve dünya üzerinde değişiklikler ve yeniden şekillendirmeler yapabileceklerdir. Ve şimdi insanlık böyle yeni bir çeşit kollektif şuura doğru yol almaktadır.

Çocukların %50 sinde okula başladıktan hemen sonra sorunlar görülmektedir, çünkü sistem herkesi bir araya yığarak bu kişilerden uyumlu olmalarını istemektedir. Ancak, bugünkü çocuklarda o kadar güçlü bir bireysel kişilik vardır ki kendilerinden istenen bu uyumu red etmektedirler ve çevreye tuhaf gelen davranışlarından vazgeçmemek için direnmektedirler. Aynı zamanda gün geçtikçe daha fazla sezgileri açık bebek doğmaktadır. Bu çocukların içinde bir şey sürekli olarak yukarıda bahsettiğimiz yeni grup şuuruna yönelmek için çabalamaktadır ve artık bu baskılanamaz bir hale gelmiştir.

Örneğin, kural olarak tek bir kişinin hava durumunu etkilemesi zordur, bu ancak grup şuuru (kolektif düşünce, kolektif şuur) ile mümkün olabilir (bu nosyon bazı kabilelere hiç de yabancı değildir.) Hava durumu dünyanın rezonans frekanslarından ile çok güçlü bir şekilde etkilenir (Schumann frekansları). Ancak, bu frekansların aynısı beynimiz tarafından da üretilir, dolayısıyla pek çok kişi bir araya gelip aynı konu üzerinde düşüncelerini senkronize ederlerse veya bazı özel kişiler (spirituel öğreticiler) düşüncelerini lazer ışını gibi yönlendirirlerse onların hava durumunu etkilemeleri hiç de sürpriz olmaz.

Modern dünya medeniyeti şayet grup şuurunu geliştirebilirse ne çevresel sorunlar ne de enerji kıtlığı ile karşılaşacaktır, çünkü birleşik bir uygarlık olarak böylesine zihinsel güçleri kullanırsa doğal olarak kendi evi olan gezegenin enerjisini de kontrol edebilecektir.

Çok sayıda insan, örneğin, barış fikri üzerinde konsantre olup düşünürlerse o zaman dünyada var olan şiddet potansiyeli de yavaş yavaş kaybolur.

Açıkça görülüyor ki DNA aynı zamanda organik bir süper iletken olup normal vücut ısısında çalışabilmektedir. Buna karşılık yapay iletkenler ancak -200 ve -140 santigrat derece gibi düşük ısılarda çalışabilmektedirler. Ayrıca, bu süper iletkenler ışığı ve buna bağlı olarak bilgiyi depolayabilmektedirler. İşte bu gerçek DNA’nın bilgiyi nasıl depoladığını daha detaylı açıklamaktadır.

DNA ve kurt delikleri ile ilgili başka bir ilişki daha vardır. Normal olarak bu süper kurt delikleri oldukça dengesizdir ve bir saniyenin dörtte biri kadar bir süre korunabilmektedir. Belirli şartlarda ise dengeli kurt delikleri kendilerini öylesine organize ederler ki belirgin vakum (boşluk) alanları oluştururlar. Örneğin, böyle bir alanda yer çekimi elektriğe dönüştürülebilir. Vakum alanları kendinden ışın veren iyonize gaz toplarıdır ve içlerinde yüklü miktarda enerji barındırlar. Rusya da öyle bölgeler vardır ki buralarda ışık saçan toplar oldukça sık görülür.

Bu topları gören insanların kafası karışır. İşte bu yüzden Ruslar bu konuda etkin araştırmalar yapmışlar ve sonuçta yukarıda bahsedilen bazı keşiflere ulaşmışlardır. Pek çok insan boşluk alanlarını gökteki parlak toplar olarak bilir ve bunlara bakıp kendi kendilerine bunların ne olduğunu sorup dururlar.

Ben bir seferinde böyle bir parlak top gördüm ve aklımdan şöyle bir düşünce geçti ‘’Merhaba, sen yukarıdaki, şayet bir UFO isen üçgen şeklinde uç’’. Bunun üzerine ışık topları hemen bir üçgen şeklini aldılar. Bazen de gökyüzünde ki hareketleri buz hokeyi sopalarının vuruşunu andırır. Gökte sessizce kayıp giderken sıfır hızdan inanılmaz yüksek hızlara ulaşırlar.

Bu vakum alanlarının sık görüldüğü bölgelerde Ruslar bu ışık toplarının yerden gökyüzüne doğru yükseldiklerini tespit etmişler ve ayrıca bu ışık toplarının düşünce gücü ile yönlendirilebildiklerini de bulmuşlardır.

Bu noktadan itibaren vakum alanlarının düşük frekanslı dalgalar yaydıkları ve bunların aynı zamanda bizim beyinlerimizde de üretildiğini tespit etmişlerdir. İşte bu dalga benzerliği nedeni ile ışık topları bizim düşüncelerimize karşılık vermektedirler. Tabii, buna karşılık toprak seviyesinde gördüğünüz bir ışın topuna doğru heyecanla koşmak çok iyi bir fikir olmayabilir, çünkü bu ışık toplarında genlerimizi dahi mutasyona uğratabilecek güçte muazzam biyoenerji vardır.

Pek çok spritüel öğretici derin düşünce sırasında veya enerji çalışmalarında böyle görülebilir ışık topları veya ışık sütunları üretebilirler. Bu bilinçli olarak zevkli duyguları tetiklemek için yapılır ve hiçbir zararı yoktur. Tabii bu iş aynı zamanda vakum alanının içindeki düzene, kaliteye ve bu alanın kaynağına bağlıdır. Örneğin, genç bir İngiliz spritüel öğretici olan Ananda’ da olduğu gibi önce hiçbir şey görülemez, ama oturup konuşurken ve hiper iletişim sırasında bir fotoğraf çekilirse bu resimde sandalyenin üzerinde öğreticinin yerinde sadece beyaz bir bulut görülür.

Dünyaya şifa vermek için ortaya konan projeler sırasında çekilen resimlerde de böyle ışık etkileri görülür. Kısacası, bu fenomen yer çekimi ve anti yerçekimi kuvvetleri ile ilişkilidir ve kurt deliklerinin daha dengeli bir formudur ve de bizim zamanımızın ve uzayımızın dışında ki enerjilerle hiper iletişim halindedir. Böyle bir hiper iletişimi ve vakum alanlarını yaşayan ve tecrübe eden eski nesiller önlerinde bir meleğin ortaya çıktığını belirtmişlerdir. Sonuç olarak bizlerde hiper iletişim aracıyla hangi şuur formlarına ulaşabileceğimizi bilemeyiz.

Her ne kadar bunların gerçek var oluşu ile ilgili olarak bilimsel bir ispat yoksa da bu konuda tecrübeleri olan kişilerin hepsi de halüsinasyon görmezler. Bizler bu araştırmalarla kendi gerçeğimizi anlamak yolunda dev bir adım atmış bulunuyoruz. Bilim dünya üzerinde yer çekiminden kaynaklanan anormalliklerin vakum alanları yaratılmasına katkıda bulunduklarını söylemektedir. Yakın zamanlarda Roma’nın güneyinde Rocca di Papa bölgesinde yer çekimi anomalilerine (aykırılık) rastlanmıştır.
 

Zaman Nedir?

Zaman, iki hareket arasındaki süredir. Hareket ve maddenin nesnel hali zamanla belirir. Zamanın olmadığı yerde , nesnellikte yoktur! Bu nedenle zaman cismin kesinlikle belirleyici faktörüdür. Hareketin hızı zamanın da hızıdır. Görelilik ve kuantum varsayımlarına göre zaman ile uzay birbirleriyle doğrudan ilişkili ve bağlantılıdır. Zaten zaman ile uzay birlikte anlamlıdır. Biri olmadan diğerinin olması mümkün değildir. Bunu şöyle özetleyelim : elektrik yükünün çevresindeki elektrik alanı , o elektrik yükünün bir bağlantısıdır. Tıpkı bunun gibi geometri ile kinamatik 'den oluşan eğri yada düz uzay-zaman metrik alanı da özdeğin (maddenin) bir bağlantısıdır. Elektrik yükü olmadıkca, elektrik alanı nasıl olmaz ise ; maddesiz bir '' metrik alan'', eş anlamıyla '' uzay-zaman '' da varolamaz. uzayla zaman, düşünsel tasarımlar değil , maddesel nesnenin içinde bulunan nesnel zaman-uzay madde somutluğundan oluşmuş bir bütündür. Böylece uzayın boyutları kadar zaman boyutunun kendiside uzay boyutlarının bir devamı niteliğinde bir nesnel uzam boyutu olarak varolmaktadır. Madde özünde ışıma kuatlarından oluşma bir yapıdır. Bu ışıma kuantları kendilerini özde zamansal bir varoluş olarak, bir frekans olarak bir zaman yapısı olarak ortaya koyarlar. Zaten Birleşik Alanlar Teoreminin özündeki ana fikir 'de ışık kuantları düzeyinde elektrik alanı - manyetik alanı ve gravitasyon alanlarını tek bir alan yapısı altında formüllemekten başka bir şey değildir. Bu ise elektro-gravitasyon alanı denebilecek yeni bir alan anlayışını öngörecektir. Eğer elektrik- manyetik ve gravitik alanlar içerisinden zaman kayması -boyut değişimi hadiselerini açıklayabilirsek bir Birleşik Alan Kuramı anlayışına sahibiz demektir.

Einstein izafiyet teorisini ortaya attığından bu yana, fizikçiler dünya üzerinde dört boyut bulunduğunu kabül ediyorlar.(Hatta yerçekiminin kendisi bile üç boyutlu uzayın bir dördüncü boyuta doğru eğim yaparak bükülmesidir.)O zamana kadar bilinen ve kabül gören üç boyut olan uzunluk, yükseklik ve genişliğe ek olan diğer fiziksel boyut ise zaman olarak biliniyor.Matematiksel olarak da kabül gören 4'üncü boyut, diğer üç boyuta eşit değer taşıyor.Ancak insanlar dünya üzerinde üç boyutta, her yönde hareket edebiliyorlar yani, yukarı ve aşağı, sola ve sağa, ileri ve geri. Ancak zamanda sadece ileri doğru hareket edebiliyorlar, zamanda geriye doğru hareket hiçbir zaman gerçekleşmiyor.Fakat fizik kanunlarında, zamanın geriye doğru hareket edemeyeceğini söyleyen bir kural mevcut değil.Zaten Einstein'in bu konuda ispatladığı hareket denklemi de zaman geriye döndürüldüğünde gayet iyi çalışıyor.Ancak henüz hiç kimse zamanda geriye seyahat etmeyi başaramadı.

İzafiyet Teorisi nedir?

Tam Türkçesi ''Görecelik Teorisi'' olan izafiyet teorisi üç bölüme ayrılır.Bir bölümü çeşitli hızlardaki araölar veya maddelerde geçen zamanın, uzay-zaman içinde değişik konumlarda bulunan gözlemcilere göre ''göreceli'' olduğunu varsayan bir teoridir.Ünlü fizikçi Einstein, sonlu ve eğrisel olduğunu düşündüğü evrenin dört boyutlu olduğunu, dördüncü boyutun zaman olduğunu ileri sürmüştü.Mesela ışık hızına yakın bir süratle giden bir uzay gemisini, dünyada ikizi bulunan birinin kullandığını varsayalım.10 yıllık bir seyahate çıkıp dünyaya geri döndüğünde, uzay gemisini kullanan ikiz, dünyada kendisini bekleyen ikizinden daha genç olarak dünyaya ayak basacaktır.Uzay gemisini kullanan ikiz ışık hızına yakın bir süratle hareket ettiği için, onun saatiyle on yıl , dünyadaki kardeşinin saatiyle 15-20 yıl olabilecektir.

Zaman, değişmeyen değişimler bütünüdür!

Diğer bir tanıma göre: ...Pekala, bakın siz insanlar zamanı doğrusal (lineer) biçimde algılıyorsunuz. Zaman aslında doğrusal değildir.Bilmelisiniz ki zaman, uzay gibi eğrilebilir-katlanabilir-genişleyebilir, daraltılabilir bir yapıdır.Zaman çok esnek ve çok boyutlu olan plastiksi bir akımdır(eğer onu doğrusal bir akış gibi görürsek). Ve zaman üstüste bindirilip katlanabilir bir yapıdır. Bir zaman noktası bir frekans yapısında olup başka zaman frekanslarıyla senkonize biçimde örtüştürülüp çakıştırılabilir.Bir bakıma zaman, toplumumuzun onu ölçtüğü gibi doğrusal biçimden çok daha farklı ve karmaşık olan bir şeydir.

''Zaman Makinesi '' romanında bile H.G. Wells, zamanın dördüncü boyut olduğunu ve nasıl balonlarla iki boyutlu yer düzleminden kurtulup bir üçüncüsünde gezebiliyorsak, zaman makinesiyle de dördüncü boyut olan zamanda dolaşılabileceğini söyleyerek zamanın ve yolculuğun esaslarını anlatır.

Zaman kimilerine göre kendi üstüne doğru bir sarmal çizerek geleceğe ve geçmişe uzanan sonsuz bir sarmal yapıdadır(Zaman akımı salyangozun eğri sarmal çizğileri gibi kendi üstüne bükülüp kapanarak sonsuza uzanan çizğilermidir?). Zamanı daha iyi tanımlayabilmek için bir kutu içindeki bir filim rulosunu düşünün. O ruloda birbirinden ayrı kareler(zaman çerçeveleri) içinde görüntüler vardır.Tüm zamanları içine alan ''sonsuz şimdi'' ye bir rula halinde baktığımızda, böyle ayrı ayrı zaman dilimi çerçevelerinin olduğunu görmek kolaydır.Bununla birlikte eğer onlardaki sürekliliği anlamak isterseniz, dördüncü boyutta duran bu üç boyutlu filim rulosunu bir projektörden geçirmek zorundasınız.Böylece dördüncü boyut üstünde hareket eden bilincinizin bir tür projektör olduğunu söyleyebiliriz ve o filim kareleri ister geçmişinize ait olsun, ister bu yaşamınıza ait olsun ister gelecekteki görüntülere ait yaşamlar olsun, o filim rulosundaki karelerden birine her ne zaman bakarsanız, o çerçeve içindeki donmuş resmi görebilirsiniz.Ancak, sürekliliği görmek isterseniz, filim rulosundaki her bir karenin birbiri ardına başından sonuna dek dördüncü boyut doğrultusunda ilerleyen bilincimizin üstüne yansıtılarak göz önünden geçirilmesi lazım.Fakat zaten tüm zaman kareleri(zaman dilimleri)nin hepsi o filim rulosunda mevcuttur.

[...Bir çok kez ben şimdiden söz ederken, bu ''şimdi'' sizin için çok daha ileri bir tarihte yaşanacaktır. Ben bir dördüncü boyut varlığı olarak üçboyutlu olayları hepsi aynı anda oluyormuş gibi görürüm. Yaşanan olaylar dizisi sizin için bir yol boyunca doğrusal bir yer işgal etmiştir. Sizin bu kavramı hemen kavramanızı bekleyemem, ama size bu konuda basit bir benzetme sunabilirim: Eğer elinize bir sinama filminin rulosunu alırsanız, o bakıldığında doğrusal zamanın bir kronolojisini temsil edecektir. Ancak o sizin elinizdeyken, potansiyel zamanın tümü aynı anda sizin elinizdedir; onun tümü şimdi' dedir.Filmin yirmibeşinci dakikasında ne olabileceği hakkında konuştuğunuzda, onu görmek için yirmi beş dakika beklemeniz gerekmez. Bir başkasının geçmişinin olduğu gibi, geleceğinin o bölümü de şimdi sizin elinizdedir.Bu bakış açısında ''zaman'' kapalı dairesel bir realite olarak karşımıza çıkar.]


Zaten kendi evrenimizin boyutları içerisinde zaman fenomeninide içerisine alacak bir Birleşik Alan Kuramı sonucunda üst boyutlara geçebilmek ve başka zaman yada uzay noktalarına geçit verebilecek fizik dinamiklerindede değişmeler yaratabilecek bilgiye sahip olmuş oluruz. Zaman yolculuğunun mümkün olması için klasik anlamda lineer olarak düşündüğümüz sürekli /kesintisiz bir zaman çizğisi anlayışı yerine, zaman çizğisini oluşturan her bir noktasal AN ' ın birbiri ardına sıralanmasından oluşmuş kesikli bir zaman çizğisi anlayışını kabül etmeliyiz. Yani zaman akışı sürekli bir akış değil kesikli /titreşimli bir akıştır. Her bir AN bir dalga vuruşunu ifade eder. Aslında zaman ' ın fizik yapısıyla ışık enerjisinin fizik yapısı arasında doğrudan benzer bir ilişki vardır. Bu gibi zaman akımının kendiside hem dört boyutlu bir bakış açısında kendi içinde kesiksiz bir bütünlüktür. Hemde üçboyutlu bir bakış açısı içerisinde parçacıklı / kesikli bir akıştır. Bu durum ışıgın bir parçacık akımımı yoksa sürekli bir dalga akımımı olduğu sorusuyla benzer bir tartışma sorusudur. Hatta aynı meselenin bir diğer şeklidir desekte yanlış olmaz. çünkü zaman akımı ışık enerjisiyle fiziksel ve matematiksel bir bağa sahiptir. Hareket, zaman ve mekan içinde tanımlanır. Zaman ise mekanı (uzayda bir noktayı) temsil eden enerji dalgasının dördüncü boyut çizğisi boyunca yer alan önceki ve sonraki salınım değerlerinin bir toplamıdır.Geçmiş - gelecek ve şimdi olmak üzere üç zaman dalgası vardır.

Bu üç zaman dalgası bir dördüncü boyut uzayında yanyana gelirler. Üç boyutlu uzayda ise farklı zaman boyutları iç-içe geçmiş yada üs-üste binmiş frekanslar manzumesi olarak algılanır. Zamanın bir çok tanımı vardır. Peki ZAMAN 'ın bir alt sınırı, yani elemanter bir zaman varmı dır? Enerjiyi kuantlaştırabildiğimize göre evrendeki sinyallerin maksimum bir hızı olduğuna göre bu gayet mantıklı bir sorudur. En kısa zaman var mıdır? sorusu, sinyallerin yayılma hızının sınırlı oluşu yüzünden, en kısa mesafenin var olup olmadığı sorusuyla aynı şeydir.

En kısa zamana en yüksek frekans tekabül ettiğinden, en kısa zaman sorusu, aynı zamanda enerji kuantumu için bir tavan değeri olası gerekir. Ve bu en yüksek frekans değeri ışık hızında titreşen bir foton noktasını temsil eder.Ve foton lineer hız olarak(ışık hızı) zamanın akış hızıyla eşdeş bir hıza sahiptir eğer bir foton hız frekansı olarak yaklaşık 12,3 x 10 * üzeri 22 Hz / sn 'lik bir titreşim hızına erişir ve bu frekansın ötesine geçerse bizim boyutumuzu terk eder. Yani bir üst boyuta bir üst hız frekansı denen başka bir zaman akış hızı içerisine girer. Işığa ait dalga boyunun kısalmasıyla ışığın frekansıyla doğru orantılı olan enerji değeri de büyür.Kısaca dalga uzunlığunun giderek kısalması ile enerji değeride giderek yükselir. Ve ışığın en yüksek titreşim hızı olan ışık hızına karşılık gelen yüksek frekans düzeyinde ışık vibrasyonları en yüksek hızda titreşirler ve en yüksek enerji değerine ulaşırlar. Ve bu enerji düzeyi bizim boyutumuzun kuantum enerji düzeyini simgeler. Bu enerji duvarının bir frekans sıçraması ile aşılması ile bir başka kuantum enerji düzeyini ifade eden bir üst boyutun kuantum enerji havuzuna yani üst evrene geçmiş oluruz. Nasıl 'ki enerjinin kendi içerisinde frekanslar şeklinde kuantum enerji fazları şeklinde geçişler varsa boyutsal düzlemler arasında da enerji yasalarına dayalı bir geçişten bahsedebiliriz. Ve bu yeni boyutta en kısa zamanın genişliği bizim boyutumuzun iki katıdır.Bir foton yada ışık dalgası ışığın hız duvarını üç boyutlu uzayda lineer bir yayılma hızıyla geçemez. Ama bir dördüncü boyut doğrultusunda açılım gösteren ışığın iç titreşim hızı sayesinde yerinde titreşimler şeklinde bir hızlanmayla ışık titreşimleri kendi yayılma hızını(ışık hızını) aşarak bir üst uzaya sıçrayabilir.Böylece üçboyutlu küresel bir enerji havuzu oluştururcasına yayılan ışık dalgası bir dördüncü boyuta doğru saparak ortadan kaybolur. Ve bir foton bu hızı aşarsa kendini geçmiş ve geleceğe doğru yayarak zamanda sıçramalar yapar.

KUANTUM ALAN KURAMI: Bir kaç cümle ile kuantum alan kuramı şöyle anlatılabilir: Kütle ve enerji Einstein 'ın E= m.c2 formülüne göre birbirine çevrilebilir. Boş uzay gerçekte o kadar da boş değildir( casimir etkisi). Saniyenin 10 milyar kere tirilyonda biri (10* üzeri 22) süresince ortaya çıkıp kaybolan parçacıklarla doludur. İki temel parçacık aralarında kuantum alanını ileten parçacık yani'' kuantum alanının kuantumu ''( Aslında bir parçacıgın alansal yapısını yine bir parçacık cinsinden elemanter parçacık kümeleri etkisi ve dağılımıyla açıklamak bir paradokstur) alış verişi yaparak etkileşirler. Bu yorumla boş uzayda bile parçacık karşıt parçacık çiftlerinin sürgit kendiliklerinden oluşup - yokolmaları (vakum çalkalanmaları) açıklanabilmektedir. Kuantum alan kuramında parçacıkların (proton, nötron,elektron,pozitronlar, mezonlar...) kuantum vakumunda nasıl ortaya çıkıp kayboldukları henüz tam olarak anlaşılmış değildir. Ama Einstein' ın genel görecelik ve Maxwell 'in elektromanyetik kuramları çerçevesinde salt uzay-zaman levhasındaki mikroskopik noktalarda meydana gelen bükülmelerin atom altı ölçeklerde yeni parçacıkların oluşmasını sağlayabileceğini biliyoruz. Bu bağlamda kuantum kuramının genel görecelik kuramının ayakları üstünde durduğunu söylemek yanlış olmaz. Peki ama salt uzay-zaman levhası nedir. Işığın içerisinden yayıldığı ortam tam olarak nedir. Işık gerçekten bir şey içinde mi yayılır. Yada zaman ve uzayın çizgileri ışığın elektromanyetik alansal çizğilerinin bir ifadesimidir? kuantum alan kuramı; ışık fotonlarının yada dalgalarının yada elektron, proton, nötron.. gibi atom parçacıklarının ortaya çıkış ve kayboluş süreci hakkında tam bir fikir sahibi olmasada bu iki süreç arasında her tür parçacığın saçınıp dağılması esnasındaki devinim süreci boyunca bu parçacıklara ait davranışların bir dizi olasılık hesapları (kuantum dalga fonksiyonu) cinsinden ifade edilmesine yarayan matematiksel bir teknik dildir.

Eğer Zaman ve Işık üzerine tam bir bilğiye sahip olsaydık uzay/zaman da solucan deliklerini, boyut değiştirmeyi, karşıt yerçekimi dalgalarını, zaman kayması fenomenini, zaman yolculuğunu tam olarak anlayabilirdik. Ve uzay gemilerimizi ışık hızı ve üstü hızlarda zaman akımları boyunca yürütebilirdik. Uzay/zaman'ın düz çizğilerini istediğimiz gibi eğip -bükebilirdik. Boşluk dediğimiz alana hayali mikroskoplarımızı yöneltip baktığımızda orda bir ışık frekansı havuzunu görecektik. Mikroskopun görüş gücünü arttırdığımızda karşımıza salt uzay/zaman çizğilerine bürünmüş elektromanyetik bir köpük çıkacaktı ! Ve bu boşlukta bir var olan bir yok olan parçaçık bulutuyla karşılaşacaktık. Bu durumda kendimize sorarız ''bir şeye ne zaman tam olarak parçacık denir ve ne zaman bu parçacıklar boş uzayın bir ögesi olarak ele alınabilir ?'' İşte fiziğin tüm gizemi bu atom altı ölçekteki dünyada gizlidir. Tam bu noktada 'alan' parçacığa, parçacık 'ta alan 'a dönüşür. Ve uzay-zaman çizğileri birbirine karışır. Kuantum köpüğünde, kuantum fiziğinin denklemleriyle genel görecelik denklemleri birbiri içerisinde eriyerek tek bir ''etki kuantumunun'' gizli ve derin yapısını anlatan yeni bir denkleme dönüşür.Bu yeni denklemler parçaçıkları; üçboyutlu uzay-zaman kafes çizğilerinin bir dördüncü boyut doğrultusunda kendi üstüne çöküp girdaplaşarak oluşan üçboyutlu küresel ışık vorteksleri olarak tanımlar. Bu durum enerjinin maddesel bir parçacığa dönüşmesidir.Buna göre bir parçacığın yok olması o parçacığı oluşturan 'kendi üstüne düğümlenen uzay-zaman çizğilerinin' açılıp serbest kalması anlamına gelir.Bu bir başka anlamda maddenin enerjiye çevrilmesidir. İyi ama bu durum kendi uzay yada zaman boyutumuzun dışına çıkmak anlamına gelmez! Peki bir parçacık orijinal haliyle zaman-uzayın kapalı çizğileri boyunca nasıl yerdeğiştirebilir.Parçacıkla birlikte parçacığı yansıtan uzay-zaman çerçevesini kesip başka bir uzay-zaman çerçevesi ile kaynaştırıp birleştirmek nasıl mümkün olabilir.Belli büyüklükteki bir parçacık için kuantum vakumu dalgalanmaları hissedilmeyecek kadar zayıftır.Böyle bir parçacık kendi çevresindeki uzay-zaman kafesini bozup yönlendirerek kendisini yerçekimsel bir dalga üstünde uzay-zamanın kafes çizğileri boyunca sörf yaparcasına kaydırıp sevk edebilir.

Işığın davranışını anlamak için hiperuzaya ve yüksek boyutlara açılmaktan başka çare yoktur. Benim araştırmalarım göstermiştir 'ki ışık enerjisi uzayda yer işgal eden ve uzay dan ayrı bir dalga formu değildir. Işık enerjisi uzay dokusu yada alanı denebilecek vakum enerjisinin kendisidir. Yani buna göre ışık, uzayda yayılan bir şey değildir. Işık, zaman akımı boyunca uzaysal enerji dokusunun ''kaynatılarak köpükleştirilip dalgalar biçiminde'' geçen zaman içerisinde uzayda yayılıyormuş gibi gösterime sokulan bir zaman dalgalanmasıdır. Işığın yayılması, üç boyutlu enerjinin kendini üst boyuta doğru( kendi boyutunu) açarak kendisini titreşimler biçimde uzatıp-açarak-genişleterek- enerjinin sürdürülen hareketi biçiminde kendisini bir zaman akımı olarak -göstermesinden ibarettir. Zaman akımı ve ışığın yayılması -içsel titreşim döngüsü- arasında bir bağlantı vardır.Bu formüle edilebilirse zaman akımının fiziksel bir gerçek olduğu ortaya konulabilir. Işık enerjisinin iç titreşim modlarına doğrudan bir etki ile fiziksel olarak zaman akımını yavaşlatmak hızlandırmak yada zaman akımının ilerisine ve gerisine doğru uzay/zaman da bükülmeler yaratmak olası hale gelir.

Bu kuramın kuantum biçimindeyse kabaca uzayın her noktasında bir kuantum harmonik osilatörü bulunur. Ve bu ''nokta'' zaman ' la özdeşleştirilebilecek bir parametredir. Zamanın akım hızı ve bu harmonik osilatörün temel ışık hızıyla özdeş hız frekansı birbirine senkronizedir. Enerji ile zaman ilişkisine dair zamanın, enerjinin üretilme ''ritmi'' ne daha doğrusu enerjinin kendi değerini aynen-tekrarlama (yani kendini aynen-yeniden- üretme) frekansına bağlı olduğunu bilmeliyiz. Alan, her yere dağılmış fiziksel bir sistem olduğu için, her noktada aynı dalga frekansı ''f '' geçerlidir; böylece her noktada (uzay-zaman noktası) enerjileri h x f ' nin tam sayı katları olan ''alan tanecikleri '' yani fotonlar üretilebilir.Ve alanı yaratanda yada düz uzay/zaman levhasına neden olan şeyde bu her bir nokta arasındaki eşzamanlılık uyumudur. Evrendeki herşey bu ışık titreşimlerinden bu foton noktalarından oluşur. Titreşim frekanslarında milyonlarca değişmeler vardır. Ancak, bilindiği gibi hiç bir şey ışık hızından daha hızlı titreşmez. Işığa ait her bir renk bandı yada frekansı farklı bir hızda titreşir. Bilim adamları ışığı yada evren denen bu elektromanyetik ışık havuzunu birbirinden ayrı bant ve dalga boylarındaki ışıma gamlarından ve hız frekanslarından oluşmuş bir frekans havuzu gibi görüyorlar. Biz bu alana sıfır nokta enerjisi yada kuantum boşluğu adını veriyoruz. Eğer evreni ışık hızı frekansında titreşen tek bir ışık frekansı ve dalga boyu bandı gibi görebilirsek ( tek bir evrensel dalga fonksiyonu= ZAMAN DALGASI = Bir AN ) ve evreni tek bir bütünsel yapı olarak görebilirsek Einstein' ın salt uzay -zaman alanına ulaşabiliriz.

ein Bild

Böylece zaman ' ın akış hızı zaman/uzay salt alanının temel titreşim oranına (frekansına) ve devir adedine bağlı olmuş olur. İşte zaman/uzay salt alanının bu temel titreşim devrindeki harmonik sapmalar salt uzay/zaman geometrisinde boyutsal bir faz değişimi olan uzay/zaman eğriliği olarak karşımıza çıkar bu bağlamda yerçekiminide uzay/zamanla birlikte varolabilen bir fenomen olarak ortaya koymuş oluruz. Bir bakıma yerçekimi zaman içerisinde meydana gelen hafif bir zaman kaymasıdır. Yani yerçekimi denen uzay eğriliği, uzay alanı içerisindeki kuantum vakumuna ait her bir noktanın diğer bir noktayla olan eşzamanlılık uyumunun yitirilerek zamansal bir faz farkınının meydana gelmesi olayıdır.Ve bu da kütleçekiminin kuantum harmonik osilatöründeki titreşimsel bir sapma olarak ortaya çıktığını göstermiş olur. Böylece ''uzay/zaman çizğilerine bağlı bir maddeyi'' oluşturan atom-altı zerrelerin elektromanyetik enerjisini hızlandırarak bir tür zaman kayması etkisi denebilecek boyutsal bir faz değişimi yaratabiliriz. Ve böylelikle PHİLADELPHİA DENEYİ' nde sözü edilen geminin, ''alansal enerjilerin karşılıklı rezonansı ve çatıştırılması ilkesiyle'' maddenin (geminin) zaman fazında da bir değişme yaratabilmemiz ve geminin ortadan kaybolması olanaklı hale gelmektedir. Bu deney bir yalan yada bir fantezi ürünü olsada bu düşünce bir gerçektir!

Zamanın zaman yolculuğuna ilişkin niteliğini açıklarken şu iki soru vardır: Birincisi zaman nelerden oluşur sorusu -birbirine kopmaz zincirlerle bağlı tarih örgüsünden mi ya da üstüste veya yanyana konmuş "AN" lardan mı?

Bir dördüncü boyutta üst-üste binen ya da yanyana gelen iki ayrı zaman dilimindeki- iki ayrı olayı -üç boyutlu zihnimizle hayal edebilmek oldukça güçtür.Zaman'ı fiziksel bir uzunluk olarak görebilmeyi başardığımızda onu eğip-bükerek geçmişin ve geleceğin fiziksel noktalarıyla bitiştirebileceğimiz gerçeği ortaya çıkar. Zaman, çok plastiksi bükülüp-katlanılabilen bir akıştır, bir boyuttur ya da bir uzamdır derken 'zaman fenomeninin' enerji alanlarına bağlı bir titreşimsel ritmin yansıması olduğunu bilmeliyiz.Uzaya bağlı bu farklı zaman frekanslarının -birbirine devreden zaman titreşimlerinin- uzayda yaratılacak güçlü elektromanyetik uyaranlar karşısında birbirleriyle senkron hale gelebileceğini ve bu frekansların üstüste binip çatışabileceğini ifade etmek istiyorum.Dev elektromanyetik düzeneklerce 'uzay-zamanın enerji vakumu' içerisinde yaratılan çatışma alanlarının ortasına düşen insanlar ve cisimler, gemiler ve uçaklarda uzay-zamanın makroskopik ölçeklerde kendi üstüne bükülüp- eğrilen çizğilerince zamanda ya da mekanda kaymalara uğrayabilirler. Aslında zaman boyutlarının dördüncü boyutta asılı duran elektromanyetik bir frekanslar bütünü olduğunu kavradığımızda, katı sandığımız, gerçek dediğimiz tüm yaşamımızı paylaştığımız herşey tüm binalar, bu gezegen, yıldızlar, hatta uzay boşluğunun kendisi bile ve hatta tüm bunları yansıtan-içine alan 'Geçmiş-Şimdi-Gelecek' dediğimiz zaman kalıplarının bile dev bir elektromanyetik seraptan başka bir şey olmadığını idrak ederiz.Bu bilgi bize kendi zaman boyutumuzu nasıl etkileyerek değiştirebileceğimize dair derin bir öngörü sunar! Sonuçta basit bir anlamda zaman makinesi modeli yüksek güç ve frekanslarda elektromanyetik alanlar üreten bir araç olarak karşımıza çıkar. Bu araç kendi alansal enerjisiyle ''bir alan frekansı yapısında olan zaman'a'' doğrudan etki ederek bir tür frekans bandı yapısında olan zaman dalgaları(boyutu) içerisinde ileri ve geri yer değiştirebilir.


-Dördüncü boyut içinde yer alan zaman dalgaları-

Zaman'ın, maddeyi oluşturan enerjinin titreşimsel bir ritmi oluşu, zaman'ın maddeden ayrılmaz olması anlamına gelir.Zaman burada, maddesel oluşumun yapısına karışan bir öğe durumundadır.Öyleyse enerji denetimi ile zaman'ın akışıda(ritmi) denetlenebilir.Ayrıca konuya şöyle bir yaklaşımda da bulunabiliriz; Evren, doğa, insan ve zamanı ayrı ayrı düşünmek yerine, hepsini içiçe düşünmek ve bir bütünün parçaları gibi algılamak gerekir.Öncesiz ve sonrasız zamanı, evrenin yaratılışına paralel olarak düşündüğümüzde ortaya evrensel zaman çıkmaktadır.Bu zaman kavramı, herşeyi içine alan bir karekterdedir.Zaman deyince, insan aklının sınırlarını zorlayan zaman kavramı budur.Aslında tüm evren tek bir evrensel zaman dalgası kalıbı içerisnde kendini gösterir.Fakat zaman o kadar plastiksi bir yapıdadır ki evrendeki madde ve enerji dağılımına bağlı olarak farklı yerlerde farklı hızlarda akarak zaman/uzay çerçevesini delmeyecek şekilde esneklikler gösterebilmektedir.Yani temel zaman dalgası harmonik sapmalar ve esnemeler yapmaktadır.Ama hiç bir madde ve enerji olağan koşullar zorlamadıkça temel zaman alanının dışına çıkmaz.

Her varlığın yapı ve konumları itibariyle, izafi zamanları vardır.Zaman, evren boyunca ne kadar esneyip kasılsada ''zaman'ı'' heryerde geçerli olmak üzere genel bir an olarak nitelemek yerinde olur.Buradan hareketle, doğası açısından zamanın tekliği ve sabitliği söylenebilir.Zaman boyutlar içinde farklılıklar gösterir.Bizim için çok önemli olan zaman olgusu, farklı bir boyutta belki hiç önemli olmayacaktır.An,evrenin heryerinde şimdi değildir.Her yerin, her sistemin kendine özgü bir zamanı vardır.Bu nedenle, bir olayla ilgili, her sistemin yaşamakta olduğu zamanı, bu sistemin diğer sistemlere olan relatif, yani izafi durumunu belirlemezsek,o olayın şimdi ve bu anda olduğunu söylememiz imkansız olur.Bizim için şimdi ve sonra kavramları, başka bir boyutta, farklı bir şimdi ve sonra kavramı haline dönüşür.O halde bizim için “an” şimdi olmakla birlikte,başka bir boyutta şimdi değildir.Acaba evren insanın bildiği üç boyuttanmı oluşmuştur?Başka boyutlar varmıdır?Ancak zaman, mekan içinde bir dördüncü boyuttur.Evet başka zaman/uzay süreklilikleride vardır.Zaten boyut farkına neden olan şey farklı zaman akış hızları yada farklı zaman fazları denen şeydir.

Aslında ne ilginçtirki kendi zaman ve mekanlarına sahip farklı boyutlar burda bizim zamanımızda kesişiyorlar. Yani iç-içe farklı boyutsal realiteler vardır.Ve her boyut bir temel titreşim düzeyini(temel zaman alanını) ifade eder.Buna göre bu boyutlardan birine ait bir maddenin titreşim frekansının bir şekilde diğer boyutlardan etkilenerek bir anda diğerine atlaması anlaşılmaz birşey değil! Cisimler bir anda başka bir boyuta geçiyor ve sonra yeniden kendi boyutunun frekansına dönüyor.Zaman frekansları bizim şu anımızdan geçmiş ve geleceğe doğru açılan bir zaman çizgisini oluşturmakla birlikte, Şu AN'ın zaman frekası dalgasını genişletecek olursak bizim geçmiş ve geleceğimizde yer almayan farklı bir uzay/zaman sürekliliği içerisine doğru kendimizi kaydırmış oluruz.Bu zamanda yolculuk değildir.Sadece farklı bir paralel evrene geçiştir.Oranın kendine göre farklı bir zaman akış hızı vardır. O boyut bizim zaman/uzay sürekliliğimizden ayrı bir maddesel realitedir.

ein Bild

Bilinmelidir ki geçmiş, gelecek ve şimdi, ardardına gelen, devreler halinde birbirini takip eden titreşimler serisidir.Şimdi'ki zaman'ı belirleyen titreşim dalgasının genliği-dalga boyu ve vuruş genişliği üstünde bir sapma yaratarak zaman frekansları arasında karışıklık yaratarak bir zaman diliminden diğerine sıçrayabiliriz. Zaman çizğisinin kendisi üst- üste binen üç boyutlu elektromanyetik frekanslardan kurulu bir hologramlar bütününü temsil eder. Her bir AN bir uzay/zaman hologramı'nı ifade eder. Bu hologramın fiziksel yapısı 'üç boyutlu elektromanyetik bir ışık havuzu' olarak görülmeli. Matematiksel olarak nokta hareketle çizğiyi, çizği hareketle yüzeyi meydana getirdiği gibi AN'sal noktalar( biribirine devreden titreşimsel atmalar)da hareketle zaman çizğisini meydana getirir. Ve böylece üstüste binerek, yanyana gelerek birbirini tamamlayan boyutlar silsilesi ortaya çıkar.

Aslında içinde bulunduğumuz gerçeklik zaman yolcuları tarafından binlerce kez değiştirilmiş orijinal gerçekliğin çarpıtılmış bir hali olabilir.İnsan anıları ve belleği de zaman ve uzay matriksinin bir parçası olduğu için zamanın içindeki insan bu değişikliği asla fark edemez! Bize sanki geçmiş hep aynı geçmiş gibi gelir.Ama 'gerçek' görmek istemeyeceğiniz kadar esnek, kaotik ve plastiksi bir yapıdır. Sonsuz geçmiş ve gelecek birbiriyle kuvantum vakumu düzeyinde grift bir bağlantı içerisindedir. Geçmiş ve gelecek iç içe frekanslar halinde yaşanır. Geçmiştekiler bizi kendi ''şimdi'' lerinden algılayabilecekleri gibi bizde şimdiden geleceğe ait görüntü, ses ve bilgileri yakalayabiliriz. Tarihin değiştirilebileceği düşüncesi çatallaşan zaman/tarih düşüncesini de beraberinde getirir. Yani geçmişi değiştirirseniz, özgün zaman akışına -ki özgünlügü her zaman bir soru işareti taşır zaman yolculuğu olasılığının kabullenilmesiyle beraber- paralel yeni bir zaman akışı oluşabilir.. Nazi Almanya'sının dünya savaşını kazandığı bir tarih bunun olmadığı bir tarihle yanyana ayrı bir evren olarak var olabilir. Bunlara en iyi örnekler "alternatif tarih" öyküleridir. "Paralel dünyalar" ya da "paralel zamanlar" evrenin ve zamanın, zaman yolculuğuna izin veren yapısını açıklar.Aslında bir gerçeklik ve tek bir dünya vardır.Fakat olası potansiyeller sonsuzdur.Yani belki dünyada ilk söyleyen kişilerden biri olacağım fakat zamanın derin sırrını anlayanlar sanıldığı gibi aynı AN'da bir çok alternatif dünyanın illede bir arada olmasına gerek olmadığını anlayabilirler.Sanıldığı gibi bir yerlerde varolduğu sanılan ''alternatif zaman çizğileri'' sadece matematiksel olarak evrenin olası eğilimleri dizgesinin soyut bir ölçümü olarakta varolabilir. Fakat gerçekte olan tek bir dünyadır, bir çok dünya gerçeği değil..! Söz konusu olan tek bir gerçekliktir.

Çok güçlü elektromanyetik dalgalarla uzay/zamanın bir noktasında yaratılacak elektromanyetik fırtınalar uzay/zaman geometrisini bozarak başka boyutlara doğru yerçekimsel bir tünel etkisi denen uzay/zamansal bükülmeleri yaratabilir.Yoğun elektromanyetik alanlar altında uzay/zamanın düz çizğileri bir dördüncü boyuta doğru ''eğrilip sipiralleşerek / bükülerek'' uzay/zaman çizğilerinin burulmasından oluşmuş yerçekimsel bir girdap etkisi ya da bir çeşit tünel etkisi' ne (solucan deliği) neden olur.

"Zaman'ın var olduğu hangi anlamda söylenebilir?"
Çünkü Aristo'ya göre kaba bir tanımla sadece şekil ve maddenin karışımı olan şeylerin var olduğu söylenebilir.Geri kalan her şey bunlara atfedilen niteliklerdir.Zaman bir cismin (mesela bir saatin ya da yıldızların) hareketleri ile tanımlanır daha doğrusu bu "hareketlerin sayısıdır zaman".Bununla birlikte hareket cisimlerin bir niteliğidir Öyleyse zaman da cisimlerin bir niteliği olmalıdır.Yani bir uzayda cisim yoksa orada hareketten bahsedilemeyeceği gibi zamandan da bahsedilemez.
Plotinus bu tanıma pek çok bakımdan karşı çıkar.Herşeyden önce ona göre zaman bir sayı sırası değildir ancak sayılarla "numaralanan" şeydir. İkinci olarak ona göre zaman harekete değil,hareket zamana ihtiyaç duyar.Çünkü hareket bir cismin sürekli bir "anlar serisi" içinde sürekli bir noktalar serisinde bulunmasıyla gerçekleşir.Yani Plotinus'a göre cisimler dursa bile zaman akmaya devam eder,hareket de durgunluk da zaman içinde yer alan şeylerdir fakat zaman hiç birşey içinde yer almaz.
Esasında Aristotales de tanımındaki bir eksikliğin farkındadır ve şöyle yazar:"Zamanı hareketle ölçüyoruz ve hareketi de zamanla..."

“Zaman” dediğimiz (Einstein’ın 4. boyut adını taktığı) kavram, tamamen enerji - madde ve mekan üçlüsüne bağlı bir gelişimdir; madde - enerji - mekan sistemleri sabit, değişmez kalırlarsa, zaman diye bir şey oluşmuyor. "Olay" dediğimiz kavram, bir enerji akımı veya aktarımını yansıtır. Sokaktaki insanların ve diğer öğelerin bir an için her türlü enerji dönüşümünü kestiklerini düşünün: Hiçbir insanın hiçbir hücresi enerji alış-verişi yapmayacak; dolayısıyla hiçbir organı hareket etmeyecek ve insanlar bir heykel gibi o anki konumlarında donup kalacaklar; dünya dönmeyecek, sıcaklık değişmeyecek, hava hep aynı aydınlık derecesinde kalacak, rüzgar olmayacak, vs.. Bunun anlamı, her türlü enerji akışının durmuş olması ve hiçbir "olay" olmamasıdır. Düşünün, yukarıda anlatılan film şeridinde sahnelerde hiç bir değişiklik olmasa, her sahne bir diğerinin aynı olsa, “zaman” denilen farklılaşma belirtisi nasıl algılanabilirdi? Bir insan hiç değişmese, çevresindeki hiç bir şey değişmese, güneş hep aynı konumunda kalsa, ağaçlar büyümese, rüzgar esmese, kısacası, her şey bir resim gibi dondurulmuş olsa, zaman kavramıyla neyi kastedecektik? Dolayısıyla, “zaman”, madde -enerji- mekan üçlüsü arasındaki değişim ve dönüşümün göstergesidir. Değişim ve dönüşüm, enerjinin bir yerden başka bir yere akması sonucu oluşan bir olaydır. Bu değişim ve dönüşüm hem canlılar hem de cansızlar aleminde vardır; değişim ve dönüşümün kısa tanımı da “EVRİM” olduğuna göre, evrim hem canlılar aleminde, hem de cansızlar aleminde söz konusudur. Dolayısıyla, evrim(değişim) zaman kavramının eş anlamlısı olmaktadır.Bu anlamda ''hareket -enerji ve zaman'' aynı şeyi ifade eden üç kavramdır.Bu üç kavram tek bir kavramda birleşir bu kavram IŞIK 'tır.


Kaynak: Çetin BAL-2002-Denizli